Hilal Bebek
İLETİŞİM İÇİN ARAYINIZ: +90 543 934 39 60 +90 216 999 89 58

Varoluşsal Kaygılar; Ölüm ve Yalnızlığa Karşı Aşk

Varoluşsal Kaygılar ve Hayatımızdaki İzdüşümleri Uzm. Psk. Hilal Bebek

Varlık Nedir?
Beni soluksuz bırakmıştı. Son birkaç güne dek “varoluş” sözcüğünün anlamını anlamamıştım. Ben de diğerleri gibiydim, süslü giyisileriyle sahil boyunca yürüyen diğerleri gibi. Onlar gibi ben de, “Okyanus yeşil; oradaki beyaz leke bir martı” diyordum ama varolduğunu ya da martının “varolan bir martı” olduğunu hissedemiyordum… ve sonra birden bire işte orada gün gibi ortadaydı: varoluş birden bire kendini ortaya çıkramıştı. Soyut, dokunmayan görünüşünü kaybetmişti. Martılar içime uzanıyor, ve içimde bir yığın bırakarak eriyordu. Beni büyülüyor, gözlerimi yaşartıyor, hiç durmaksızın beni kendi varoluşuna götürüyordu. “Bu leke bir martı” diye tekrarlamak boştu-artık işe yaramıyordu, sözler işe yaramıyordu, çünkü burada his vardı… (Camus, 2007). Albert Camus, Yabancı adlı romanında “varoluş” hissini bu sözlerle anlatmaktadır. Rank’ a göre “varolma” sözcüğü farklılaşmayı ifade eder, ayrılmayı varlık olma sürecinin koşulu olarak anlatır (Yalom, 2001).

Heideger’ e göre ise, “varlık nedir” , sorusunun cevabını bilinmezdir. Ancak “var olma” nın tanımını sorduğumuzda, “……..’ dır” ın anlamını kavramsal olarak sabitleyemediğimiz halde biz kendimizi onun bir anlayışı içinde bulmaktayız. Bununla birlikte Heideger’ e göre, biz onun anlamını kavrayabileceğimiz ufkun sınırlarını dahi bilmemekteyiz (Ökten, 2004). Varlığın ne olduğu konusu, felsefi açıdan farklı görüşlerle tanımlanırken veya “tanımlanamaz” olduğu ileri sürülürken, varoluşçu psikoloji varlığın tanımının ne olduğuyla değil, varoluşsal kaygılarımız ve var olma isteğimiz ile ilgilenmektedir. Varoluşçu yaklaşıma göre, kişinin ana meselesi “varlık alanı” ile ilgilidir ve psikolojik rahatsızlıklar ile çatışmalar, kişinin bu varoluşsal kaygılarla karşı karşıya gelmesi, bunları çözümleyemeyip, yapıcı hale getirememesi ile ilişkilidir (Yalom, 2001). Bu varoluşsal kaygılarımız nelerdir?

Varoluşsal Kaygılar

Ölüm. En göze çarpan, en kolay korkuya sebep olan nihai kaygı, ölümdür. İlk anksiyete kaynağıdır. “Şu anda varız, ama birgün olmayacağız. Ölüm gelecek ve ondan kaçışın bir yolu yok”, bu, korkunç bir gerçektir ve biz bu gerçeğe ölümcül bir korkuyla tepki veririz. Herşey, kendi varoluşu içinde sürüp gitmeye çabalar ve özdeki varoluşçu çatışma, ölümün kaçınılmazlığının farkında olunması ile var olmaya devam etmek istemesi arasındaki gerilimdir (Yalom, 2001). Hayat ve ölüm birbirine bağımlıdır, aynı anda vardır, birbirine ardışık olarak değil. Ölüm, hayat perdesi ardından sürekli sesini duyurmakta ve yaşantımız üzerinde büyük etkisi bulunmaktadır (Frankl, 1994).

Ölüm anksiyetesinin anlamı filozoflarca farklı ifade edilmiştir; Heideger, daha öte bir olasılığın olanaksızlığından, Tillich, ontolojik anksiyeteden, Jaspers, varoluşun kırılganlığından, Kierkegaard ise “olmama” korkusundan söz etmiştir. Bütün bu tanımlarıyla beraber ölüm, hayatın ayrılmaz bir parçasıdır ve düşünülmesinin hayatı yoksullaştırmaktan çok zenginleştirdiği öne sürülmektedir. Ölümün fizikselliği insanı tahrip etse de ölüm fikri onu korumaktadır (Yalom, 2001).

Özgürlük (Sorumluluk). Bir diğer güçlü fakat çok daha az anlaşılabilir kaygı özgürlüktür. Normalde bu kavram, kuşkusuz bir şekilde olumlu algılanmaktadır. Tarih boyunca insanoğlu özgürlüğü istemiş ve bunun için çabalamıştır. Fakat varoluşsal zeminin bakış açısından bakıldığında özgürlük, korkuya yapışık durumdadır. Varoluşçu anlamıyla “özgürlük” dışsal yapının yokluğuna gönderme yapmaktadır (Yalom, 2001). Her zamanki deneyimin tersine, insanoğlu, doğasında bir modeli barındıran iyi yapılandırılmış bir evrene girmemekte ve çıkmamaktadır. İnsan, kendi dünyasından, hayat tarzından ve harekatlerinden tamamen sorumludur. Bu anlamda özgürlük, ürkütücü bir anlam taşımaktadır: altımızda bir zeminin olmadığı anlamına gelmektedir- altımızda bir zemin yoktur, sadece bir boşluk, bir uçurum vardır. Varoluşçu dinamikte kaygımız, zeminsizlikle karşı karşıya kalmamızla, zemin ve yapı için duyduğumuz arzu arasındaki çelişkidir (Yalom, 2001).

Sartre, sorumluluk sahibi olmayı, “bir olay ya da şeyin tartışmasız yaratıcısı olma” olarak tanımlamaktadır. Kişi, deneyimini kendi yaratmaktadır ve dünya ancak insanoğlunun kurduğu şekliyle bir anlam kazanır. Dünyada kendisi için onun dışında ya da ondan bağımsız başka bir anlam yoktur (Yalom, 2001). İnsan yalnızca özgür değil özgür olmaya mahkumdur da. Sartre’a göre, Özgürlük, dünyadan, onu anlamla doldurmadan sorumlu olmanın ötesine geçmektedir: insan yalnızca hareketlerinden değil hareketlerindeki başarısızlıklardan da sorumludur Yalom, 2001). İnsanın kendisini ve dünyasını oluşturması oldukça ürkütücü bir kavrayıştır. Birey, tek başına yaratıcıdır ve herhangi bir dış anlam ve evrensel tasarı yoktur. Varoluşu bu tarzda yaşamak sersemletici bir histir. İnsanın altındaki zemin açılmış gibi görünür. Zeminsizlik anksiyetesi, sorumluluk farkındalığının öznel deneyimi içersinde yerini alır (Yalom, 2001).

Varoluşçu Yalıtım. Yalnızlığın eşlik ettiği, kişiler arası ya da kişinin içindeki yalıtım değil temeldeki yalıtımdır. Birbirimize ne kadar yakınlaşırsak yakınlaşalım en sonunda arada kapatılamaz bir boşluk kalacaktır; her birimiz var oluşa tek başımıza başlarız ve tek başımıza
da ayrılırız. Bu nedenle varoluşçu çatışma, mutlak yalıtımımızın farkında olmamızla, bağlantı kurma, korunma ve daha büyük bir bütün olma arzumuz arasındaki gerilimdir (Yalom, 2001).

Bireyler sık sık başkalarından ve kendi parçalarından soyutlanırlar, fakat bu ayrılmaların altında varoluşa ait daha da temel bir yalıtım yatmaktadır- bireylerle girilen en doyurcu ilişki ve tam bir kendilik bilgisi ve bütünlüğüne rağmen süren bir yalıtım. Varoluşsal yalıtım insanın kendisi ve başka biri arasındaki kapatılamayan uçuruma gönderme tapmaktadır. Tek başınalığın ve ayrılığın farkında olmak, kişiyi sorumluluk ve özgürlük anksiyeteleri ile de karşı karşıya getirmektedir (Yalom, 2001).

Anlamsızlık. Dördüncü nihai kaygı ya da varoluş getirisi, anlamsızlıktır. İnsan sürekli bir anlam arayışı içindedir ve uyarılara tepki verip dürtülerini boşaltan bir yaratık olmaktan öte yaşamın sorduğu sorulara cevap vermek ve bu yolla yaşamı anlamlandırmak ister (Frankl, 1994). Peki eğer ölmek zorundaysak, eğer kendi dünyamızı oluşturuyorsak, eğer her birimiz aslında kayıtsız bir evrende tek başınaysak, o halde hayatın anlamı nedir? Neden yaşıyoruz? Nasıl yaşayacağız? Eğer bizim için takdir edilmiş önceden bir model yoksa o halde her birimiz hayattaki kendi anlamımızı bulmalıyız. Fakat kişinin kendi yarattığı anlam insanın hayatını taşıyacak kadar sağlam olacak mıdır? Bu varoluşçu dinamik çatışma, bir anlamı olmayan evrene fırlatılmış, anlam arayışı içindeki yaratığın ikileminden kaynaklanmaktadır (Yalom, 2001).

Tolstoy, yaşadığı anlamsızlığı ve kaygıyı şu sözlerle ifade etmektedir; “Beş yıl önce garip bir zihinsel durum başladı bende: sanki nasıl yaşayacağımı, ne yapacağımı bilmiyormuşum gibi şaşkınlık ve tıkanma anları yaşadım… Bu hayat tıkanmaları kendi hep aynı soruyla sundu bana: “neden?” ve “ne için?”… Bu sorular gittikçe artan bir ısrarla yanıt istediler ve tek tek noktalar gibi gruplaşarak kara bir leke halini aldılar”. Anlamın bozulmasılya oluşan duygu durumunu ifade eden Tolstoy, hayatının üzerine kurulduğu dayanaklarda çözülme olduğunu görmüş: “Üzerinde durduğum zeminin parçalandığını, üzerinde duracağım bir şey kalmadığını, yaşamak için nedenim kalmadığını hissettim… Gerçek şu ki hayat anlamsız. Hayatın her günü, her adımı beni uçurumun kenarına biraz daha yaklaştırdı ve enkazdan başka hiçbir şey olmadığını gördüm” derken, anlamsızlık ve zeminsizlik kaygılarını en iyi şekilde ifade etmiştir (Tolstoy, 2003).

Varoluş Kaygılarının Hayatımızdaki İzdüşümleri ve “Var” “Olma” Yollarımız

Ey insan, dikkat et!
Derin gece yarısı ne diyor?
Uyuyordum, uyuyordum,
Derin rüyadan uyandım:
Farkettim dünya derin,
Gündüz düşündüğümden daha derin,
Keder derin,
Haz kederden daha derin,
Fakat her haz sonsuzluk ister,
Derin, derin sonsuzluk ister,
Varlık geçer gider,
Var olmayı istemekle (Nietzsche, 2001).

Bu şiirde olduğu gibi en derin isteğimiz ve tehdidi ile bizi en dehşete düşüren konudur var olmak. Genelde farkındalığımız dışındadır ve en farklı açıklamalar getirdiğimiz problemlerin tek açıklamasıdır. Varoluş meselesi, hepimizin en kuytu köşelerine sızan, iliklerine kadar dolan ama “gerçek varlığını” sezdirmeden kendisini somut kalıplara boşaltan ve yaşam içersinde devamlı aşk, para, statü, sevgi, öfke, cinsellik, vs. gibi farklı isimler alan en temel arzumuz ve korkumuzdur. Diğerleriyle ya da kendimizle ilişkimizin ve hayatımızın üzerinde, hepsini gölgesiyle saran dev bir bulut gibidir ve bir çok zaman öfkelerimizin altında bir “olmama korkusu”, her tehlike dediğimizin altında bir “varlığa tehdit”, her arzumuzun altında da bir “varolma” amacımız vardır. Varlığımızı kimi zaman, gülümsemeyen bir yüz, kimi zaman da bir ayrılık tehdit eder. Çoğu zaman “varlık görüntüsünü” besler ve kendimize bile çaktırmadan “varmış” gibi hissetmeye çalışırız. Bu görüntüyü de genelde “diğerleri” aynasından seyreder ve yolumuzu kabul, onay, başarı, kariyer vs. gibi amaçlarla donatırız. Bir yandan da ölüm, özgürlük, yalıtım gibi “gerçek varlık” meselelerini sezer ama es geçer, öyle devam ederiz. Çünkü dikenli bir yoldan geçmek istemeyiz, “olmak” için “yok olmayı” göze alamayız ve zeminimize yapışır kalırız.

Ölüm, özgürlük, yalıtım, anlamsızlık kaygıları bizimle beraberdir ancak genelde halı altına süpürülür ve kokusu duyulsa da başka yollarla dindirilmeye çalışılır. Çünkü insan sezer ki, kokuyu bastırmak, kaynakla yüzleşip savaşmaktan daha kolay ve acısızdır. Burada tuzak bir paradoksa düşeriz. Bir yandan var olmak isteriz, bu amaçla da, aslında varoluşun geçtiği yol olan fakat bizim varlığımıza tehdit adlettiğimiz ölüm, özgürlük, yalıtım ve anlamsızlık meselelerini yok sayar ve o yoldan uzak durur, varlığımızı güvenceye almak adına ona set çekeriz. Hatta hiçbir yola girmek istemeyişimizin de kaynağıdır bu. O kadar istemeyiz ki yokluğu ve varlık ihtimallerinin kaybını, şiddetli var olma arzumuz, “olmama” ya “donmaya” döner ve biz her yere yakın bir orta noktada, dört yolda “kayıpsız ama kazançsız” yaşar gideriz.

Ölüm Kaygısı

Varoluşsal kaygılar, farkındalıkla başlar. Nietzsche’ye göre, var olmak için bu korkuyu bilmek ancak onu yenmek gerekir. Bütün bu varoluşsal kaygılar bizi dört koldan sarmalamıştır ancak hepimizin farkındalık derecesi sezmekten yüzleşmeye kadar geniş bir yelpazede uzanır. En nihai kaygımız olan ölüm, genelde “ismen” bilir, zihnen unutulur ya da görmezden gelinir ama hissen varlığı ve kaygısı devamlı bizimledir. Epikuros, “benim olduğum yerde ölüm yok, ölümün olduğu yerde de ben. O halde ölümden neden korkayım ki?” der (Akt., Yalom, 2007). Ancak ölüm, kaçınılmaz olarak bizimledir ve görmezden geldiğimiz sürece sadece fiziki olarak değil ruhen de bizi yıpratır. İyi yaşamak içinse iyi ölmeyi öğrenmek gerekir. Ölüm, sadece fiziksel yoklukla sınırlandırılacak bir kaygı değildir. Ölüm kaygısı, “olmama” ya da “varolmama-istenildiği gibi var olmama” şeklinde de yaşanmaktadır. Örneğin, bir terkedilme durumunda hissettiğimiz korku, varoluş kaygısı kaynağından yansımalardır. Orada da bir “olmama korkusu” ve varlığa tehdit vardır.

Ölümün kendi hayatıma yansımasını bu iki yönüyle birden belirgin bir şekilde yaşadım ve yaşıyorum. Fiziksel yokluğumuz ve sonluluğumuz anlamındaki ölüm kaygısının, ilk etapta hayatımın bütün anlamını ve ağlarını çözen, yaptığım her şeydeki tadı kaçıran, hiçbirşeye sevindirmeyen ama üzmeyen de-hissizleştiren bir etkisi olmuştu. Şu anda yaşıyor olduğumuz kısa aralık öncesindeki uzun yokluk zamanı ve sonrasındaki sonsuz yokluk süresini düşündüğümde, bu kadar kısa ve bu kadar geçici olan ömürde her kazanç potansiyel bir kayıpken ve hızla sona, yani yokluğa, bir çok sevdiğimiz şeyin kaybına, yaşlılığa, acıya, hastalığa sürüklenirken bir çocuğun oyuncağıyla herşeyi unutup avunması gibi kendimizi avuttuğumuzu düşünmüştüm. Aslında hala böyle düşünüyorum. Bütün bunlar hala geçerli ve doğru. Fakat “eksik”. Eksik kısmı tamamladığımda ölümün ibresi tam tersi istikamete döndü. Ölümün, hayatımı zenginleştiren, siyahı daha siyah, beyazı daha beyaz hissetmemi sağlayan, “ben” i yoğunlaştıran ve “var” olanı belirginleştiren bir işlevi var. Herşeyin zıddı sayesinde var olmasından yola çıkarsak, zıddını inkar etmedikçe ve zıtlar belirginleştikçe, yaşam da belirginleşiyor. Nasıl ki sevgim öfkeyle, mutluluğum hüznümle, coşkum dugunluğumla daha bir var oluyorsa hayat acı sonrasında daha derinlerde bir lezzet bırakıyorsa, varlığım da ölümle zenginleşiyor. Ölümün diğer sihirli etkisi de, takılıp kaldığımız ama yok olmaya mahkum dertlere dair. Ölüm kendi zengin kaynağı içinde, bütün cılız, işe yaramaz, gereksiz üzüntü ve meseleleri eritiyor. Bazen bir insanın hatasını daha anlamsız, bir anın güzelliğini de daha lezzetli hale dönüştürüyor.

Psikolojik anlamıyla “varlık tehditi” ne karşın “olmama” kaygısı da her davranışımın, arzumun, amaçlarımın altında yattığını farkettiğim bir konu. Özellikle sosyal ilişkilerde zeminimin daha çok “diğerleri” nden oluştuğu erken yıllarda, kabul görmemek, onaylanmamak, çok sevilmemek, ayrılmak, terkedilmek, bütün bunlarda dehşet verici olan “var olmama” korkusuydu. Hala hepimizin “diğerinden elektrik alamayışının” altında bile çoğu zaman yattığını düşündüğüm sebep. Elektrik alamayız çünkü bir bakış, bir gülüş, bize tehdit sinyalleri verir. Aşık olmak da en belirgin ama en etkili “olma” biçimlerimizden biridir. Aşık oluruz çünkü aşk; şiddeti, derinliği ve sarsıcı varlığı ile benliğimizin içine dolar, sınırları belirsiz, şekilsiz eksik olan poşet şişer ve “dolu dolu ben bir ben” olur. Sınırlarımız belirginleşir. Var olduğumuzun en büyük kanıtı olur. Süper egomuzla barışmanın bir yoludur, aşk. Karşımızdakinin bize duyduğu aşk da fosforlu kalemlerle çizer varlığımızın altını. Aşık olduğumuzda kaçınılmaz yalnızlığımızdan kaçmışızdır artık. Ayrılık ve terkedilmek de bu yüzden dehşet vericidir çünkü ölüm kaygısına benzerdir. Varlığımız tehdit altındadır ve tek meselemiz var olmaktır. Zeminsiz kalırız, içimiz boşalır, silikleşir ve boşlukta uçuşmaya başlarız. Yalom 2004, bir kitabında Nietzsche’ nin ağzından şunları söylemektedir: “Daha derinlere bakarsanız aşkın, diğer insanlardan üstün olma ve var olma arzusu olduğunu görürsünüz. “Aşık”, “seven” kişi değildir; aslında o, sevdiği kişinin mutlak sahibi olmayı amaçlar. Bütün isteği, tüm dünyayı o değerli malından soyutlamaktır. Altınları başında nöbet tutan ejderha kadar alçak ruhludur. Dünyayı filan sevmez, tersine tüm diğer canlılara karşı umursamazlık içindedir”.

Öfke de aşk gibi ölüm kaygısına ve var olma tehdidine karşı kendimizi savunma biçimlerinden biridir. Sadece tehdide karşı kendimizi korumayı içermez. Öfkenin içimizde şiddetli varlığı “ben” in dağınık sınırlarını belirginleştirir, kişi öfkesi üzerinden kendini var hissedebilir. Narsistik özelliklerimiz, iz bırakma arzumuz, özel olma isteğimiz de hep “var olma “ adımlarıdır. Kimi zaman “hayır” demenin, kimi zaman boyun eğmenin, isyan etmek ve asi olmanın ve bunun gibi bir çok hal ve tavrın varlığı desteklemek ve belki kanıtlamak uğruna (kendimize ve diğerlerine) hayatımda olduklarını farkettim.

Varoluşsal Yalıtım

“Anlaşılmaz bir yalnızlık ve üzüntü içimi kapladı: hayatımı ağaçların arasındaki dar koridordan görüyordum ve hep üzgün olanın “sadece kendim” olacağımı biliyordum: küçük kafatasımın yuvarlaklığına kapatılmış ve çarpmakta olan en gizli kalbimin içine hapsedilmiş hayatı, hep yalnız geçitlerden geçmeliydim. İnsanların birbirlerine sonsuza dek yabancı kalacaklarını, kimsenin kimseyi gerçekten tanımayacağını, annemizin karanlık rahmine hapsolarak hayata onun yüzünü görmeden geldiğimizi, onun kollarına bir yabancı olarak verildiğimizi ve kaçılamaz varoluş hapishanesinde sıkışıp kaldığımızı, hangi kol bizi tutarsa tutsun, hangi dudaklar bizi öperse öpsün, hangi kalp bizi ısıtırsa ısıtsın asla kaçamayacağımızı biliyordum. Asla, asla, asla, asla…”

Yalıtımımız böyle kaçınılmazdır. Yalnızlığımızı gideren bir çok kişiye, sıcaklığa, nesneye rağmen biz dahi ona erişemez, değiştiremeyiz. Bizi sorumlu olmaya, özgür olmaya, yaratıcı olmaya ve “tek” olmaya mahkum eder. Severiz, bağlanırız, özleriz, aşık oluruz, vs. Bunları yaparız çünkü yalnızlığımızı kalabalıklaştırmak isteriz. Yalnızlıktan kurtulmanın yalıtılmışlıktan kurtulmak olduğunu zannedebiliriz. Ancak hiçbir girişimimiz kaçınılmaz yalıtımımızı ne azaltır ne arttırır. O, sabittir. Bizi saran kollar, annemizin şefkati, sıcak dostlar, hepsi olsa da olmasa da temel yalıtımımız sabittir. Ölümü, acıyı, her duyguyu ve hali tek başına deneyimleriz. Üstelik bu yalıtımı unutmak ve gidermek için attığımız her adım bizi daha da yalnızlaştırır ve ilişkilerimizi “gerçeklikten” uzaklaştırıp gereksinimlerimize hizmet ettirir. Genelde kendimizi içinde bulduğumuz tuzak paradoks; yalıtımdan kurtulma amacıyla “diğerlerine” bağlanıp, bu amaçla sevip, bunları bizi yalnızlaştıran yeni silahlara döndürmemizdir. Oysaki diğerleri ile dengeli ve ahenkli bir beraberlik ve sağlıklı bir yalnız olmama duygusu, yalıtımımızla tanışıp, barışmaktan ve ona karşı doğru tavrı takınabilmekten geçer.

Yalıtım, bana kendini ilk olarak, özellikle acıyı en belirgin haliyle yaşadığım zamanlarda farkettirmiştir. Bir çocuk da varoluşsal yalıtım içersindedir. İçinde bulunduğu o korunaklı akvaryuma, anne ve babasının koruması ve şefkatine rağmen, acılarında tek, gelişiminde tek, ağlayışında tek başınadır. Yalıtımı, bir yetişkinden çok daha fazladır ve en “som” haliyle vardır. Bir yetişkin kadar ustaca savunma mekanizması geliştiremeyebilir ve kaçınılmaz yalıtımına en direkt şekilde maruz kalır. Acı gibi ölüm karşısında da yalıtım benim için en belirgin halini alır. Birileri, bizim için ya da bizimle ölebilir ancak eninde sonunda “ben” olarak ölen kişi, tek başına bizizdir ve kimse kimsenin ölümünü, acısını deneyimleyemez.

Varoluşsal yalıtımımızı unutmada da aşık olmak, en etkili kamuflajlardan biri olsa gerek. Aşkın bir çok insanın hayatında çok fazla önem teşkil ediyor olması nihai kaygılarımızla ilişkisinden kaynaklanıyor olabilir. Çünkü aşk, sadece varoluşsal yalıtımımızla değil, var olma kaygımız ya da “olmama” korkumuz, özgürlük kaygımız ve anlamsızlık problemimiz de içinde olmak üzere bütün nihai kaygılarımıza ulaşır ve hepsinin kulbu olur, kamufle eder. Böylece aşk sayesinde var oluruz, her şeyin sorumlusu aşk olur, hayatımızın müthiş anlamı aşktır ve yalnız değilizdir, iki kişi “bir”izdir, böylece kaçınılmaz yalıtımımız “kaçılabilir” hale gelir. Nasıl ki varoluşsal kaygılarımız en ufak zerrelerimize bile sızar, kaçış yoktur gölgesinden, aşk da benzer bir etkiyle sızar ve nihai kaygılarımızın bir süreliğine de olsa tahtına oturur, biz de bunu isteriz çünkü aşkla baş etmek varoluşsal kaygılarla baş etmekten daha kolaydır.

Sevginin, beraberliğin, kişilerin, gruplara dahil olmanın, vs. yalnızlığımıza faydası olsa da yalıtım kendine el sürdürmez, o kendimizin bile elinin erişemeyeceği bir yerde ulaşılmaz duvarları ile durur. Bu yüzden kaçınılmaz yalıtımımızı farketmeli, kabul etmeli ve barışmalıyız. Tek başınalığımızın hazzına ve biricikliğine varmalıyız. O duvarı yıkamayacağımızı ya da değiştiremeyeceğimizi anlayıp, ona karşı doğru duruşu almalıyız.

Anlamsızlık

Schopenhauer 2007, hayatın anlamsızlığını şu sözlerle açıklamaktadır: “Varoluşumuzu biteviye akıp giden, göz açıp kapayıncaya kadar kayboluveren şimdiden başka destekleyecek hiçbir kanıt yoktur. Dolayısıyla her daim peşinde koşup durduğumuz dinginliği hiçbir zaman bulma ihtimaline sahip olmaksızın, hayatımızın, sürekli devinim biçimine bürünmesi gerekir: tıpkı tepeden aşağıya koşan bir adam gibi, eğer durmaya çalışırsa kaçınılmaz olarak düşecektir; ve ancak sürekli koşması halinde ayaklarının üzerinde durabilecektir. Atalet yahut istikrarın olmadığı, kalıcı olan herhangi bir şey ihtimalinin bulunmadığı, bilakis herşeyin dipsiz bir değişim ve devridaim girdabına bırakıldığı, herkesin pür telaş koşturup durduğu ve ipteki bir cambaz gibi dengeyi ancak sürekli ilerleme ve devinme ile ayakta tuttuğu bunun gibi bir dünyada, mutluluğu tasavvur etmek imkansızdır. Herşeyden evvel hiçbir insan mutlu değildir; bütün hayatı boyunca hayali bir mutluluk peşinde koşup durur, nadiren ele geçirir ve geçirse bile bir yanılsamadan bir düş kırıklığından başka bir şey kalmayacaktır elinde”.

Burdan bakıldığında hayat gerçekten anlamsız gözükebilir. Bu tespitlerin doğruluğuna katılmakla beraber eksik kaldığını düşünüyorum. Manzaranın sadece bu kısmına bakıldığında hayatın hiçbir anlamı yok. Ancak resim farklı boyutlarıyla tamamlandığında ve bu acı gerçeklere karşı doğru tavır alındığında yaşamın anlamlı olacağı kanaatindeyim. Belki de bu kadar sınırlı ve sonlu olması, yaşamı anlamlı kılan en önemli özelliği. Sınırsız zaman ve sınırsız mutluluğun içinde anlamların, varların ve yokların, farklı renklerin kaybolacağı kanaatindeyim. Söz konusu düzen, başı ve sonu gerektirmekte, zıddı zorunlu kılmakta ve “var” lar ancak bu şekilde varolabilmekte..

Anlam konusu kendi hayatımda en çözümleyemediğim varoluşsal konulardan biri. Hayatı genel olarak kısa vadeli anlamlarla yürüttüğümüzü düşünüyorum. Hayatın anlamı, okul, ilişki, evlilik, başarı vs. olduğunda hayat çok kısa sürede doyurucu olmamaya başlıyor. Çünkü kendi açımdan, son ulaşılan herşey anlamını yitiriyor ve yeni anlamlar bulunduğunda da insan, içten içe yakın zamanda yeniden sonlanacak ve anlamını yitirecek bir yolculuğa çıktığına daha baştan biliyor. Bu da bir süre sonra anlamsızlık hissini daha en baştan yaşatıyor. Benim de anlamsızlık kaygım ve öyle bir anlam ihtiyacım vardı ki, “hayatımdaki küçük küçük bütün anlamların da hizmet ettiği genel bir anlam” olsun istiyordum. Biraz sorgulayıcı ve şüpheci yanımdan, biraz da çocukluğumda “hayır” demek ve “asi” olmak benim için bir var olma şekli olduğundan, önüme sunulan hiçbir hazır “inanç ve toplumsal değer” hayatımın zemini, anlamı olmadı. Hayatımı anlamlı kılan bir çok şeye rağmen, uzun yıllar, bulanıklaşmadan sağlam bir genel anlam zemini oluşturma ihtiyacım adına, kendimi “sıfır” noktasında tutmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Değişen anlamlar, küçük anlamlar, dış anlamlar değil de daha kapsayıcı genel bir anlam ihtiyacım bana kendimi çoğu zaman zeminsiz, varoluşsal bir boşlukta hissettirdi. Kişinin, hayatının anlamı kendini gerçekleştirme olmalı diye düşündüğümde bu amaçla adım atmanın kişiyi gerçekleşmeden uzaklaştırdığını gördüm. Kendini gerçekleştirme bir ürün, ya da sonuç olarak vardı ve buraya varış, başka amaçlardan geçiyordu. Bir kitaptaki bu durum, şöyle açıklanıyor; “ Kişi, hizmet edeceği bir davaya, bir ya da sevdiği bir alana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve o kadar çok kendini gerçekleştirir. Kendini gerçekleştirme denen şey, hiç de ulaşılabilir bir şey değildir. Bunun da basit bir nedeni vardır: Kişi, buna ulaşmak için ne kadar ulaşırsa, o kadar çok kaçıracaktır. Başka bir deyişle kendini gerçekleştirme, sadece kendini aşmanın bir yan ürünü olarak olasıdır” (Frankl, 1993). Bu noktada denebilir ki, bir amaç uğruna çıkılan bir yolda kimi zaman, o amaç doğrultusunda yapılması gerekenleri belirlemeli ve aklımızda tutmalı, bunları yaparken de en baştaki amacı bir süreliğine unutmalıyız.

Şuan bu “genel anlam” arayışının işlevsel olduğundan şüpheliyim. Benim için hayatın anlamı, birşeyler üretmek, bir işi sanatıyla icra edebilmekte, kişinin kendiyle temas halinde yaşaması ve diğerliyle ahenkli bütünlüğündedir. Anlamlar değişir, ancak yok olmaz. Çünkü, biz değişiriz, ihtiyaçlar ve koşullar değişir. Önemli olan belki de kişinin içinde bulunduğu andaki hayatın anlamıdır. Geleceği, şimdiyi ve geçmişi kapsayacak genel bir anlam arayışı gerçekçi ve sağlıklı ya da gerekli olmayabilir.

Özgürlük

Özgürlük, hepimiz tarafından talep edilir. Fakat özgürlükten anlanan, kısıtlanmamak, yasaksız olmak, “dilediğince” yaşamak ve düşünmek olduğunda geçerlidir bu. Varoluşsal anlamda özgürlük, zaten kaçınılmaz olarak sahip olduğumuz birşeydir. Özgürlüğümüz biraz da varoluşsal yalıtımımızdan doğar ve onu besler. Özgürüzdür, bu yüzden de kendi hayatımızın ve kendimizin yaratıcısı ve sorumlusu oluruz. Bu özgürlük alanında, bütün dış sebepler ve dış sorumlulardan bize doğru yönelir oklar. Bununla baş edememek de varlığımız için tehdittir. Başa çıkabildiğimizde, sorumluluğumuzu farkedip, sahiplenip, kullanabildiğimizde bizi “var” kılarken, başa çıkamadığımızda tehdit unsuru olur. Aslında diğer varoluşsal kaygılar gibi sorumluluk da, iki yönlüdür, yokluk ve varlık arasında gider gelir. İbrenin hangi tarafa döndüğünü ise bizim nihai kaygılarımızla ilişkimiz belirler.

Diğerleri. “Diğerleri” dir çoğu zaman sorumluluğu yüklediğimiz nesneler. Her dış nesne varlığımızın iplerini eline almaya başlar ve başta tehdite karşı bir savunma iken sonrasında bizi yokluğa, bağımlılığa sürükler (yokluktan kastedilen “gerçek” anlamıyla var olamama). Genelde bize göre, acılarımızın sebebi “diğerleri” dir, kendimizi sevmek için de onların aynasına muhtacızdır. Sorumluluktan kurtulmanın hafifliği, başkalarının eline kalmanın ve bağımlılığın ağırlığıyla kıyaslanamayacak kadar küçücük kalır. Çoğu zaman farkında olmadan böyle zarar eder dururuz. Aslında özgürlüğe mahkumuzdur fakat özgür olma cesaretini gösteremeyip kendi özgürlüğümüz kendi elimizden alır, başka nesnelerin boyunduruğu altına gireriz. Çünkü Nietzsche’nin de dediği gibi; “insanın başkaları tarafından yönetilmesi ve başkalarının kurallarına uyması, kendi kurallarına uymasından ve özgürlükten çok daha kolaydır”. Benim için de, özgürlük demek “var olmak” demek. Ancak hala bir şeylerin sorumlusu başkaları ve hala mutluluğumun yaratıcısı kimi zaman “diğerleri”. Benim için özgürlük, bağlarından kişinin kurtulmasıdır. Kendi kendinin yaratıcısı olabilmesidir. İnsanı korkutan ve yük gibi gelen özgürlük, bana göre onun en şiddetli ihtiyacıdır. Özgür olmamak, kişinin yaşam kalitesini düşüren, “kendi” olmasını engelleyen, varlığına set çeken bir durum. Bağları koparmak, özerklik, bağımsız olmak ile gereksinim ve zorunluluktan kaynaklanmayacak şekilde insanlarla bağ kurmak ve sevmek arasındaki denge, kurulması önemli hassas bir dengedir.

Sıfatlar. “Siz kendiniz olmak istiyorsunuz, bunu bana kaç kez söylediğinizi duydum! Kaç kere özgürlüğünüzü hiç tanımadığınızdan yakındınız? Sizin iyiliğiniz, ödeviniz, sadakatiniz; bunlar sizi hapseden duvarlar. Bu erdemlere kölelik siz yok edecek. Kendi kötülüğünüzü tanımak zorundasınız. Kısmen özgür olunamaz: İç güdüleriniz, özgürlük özleminiz; odada kapalı tutulan vahşi köpekleriniz; hepsi de özgürleşmek için feryat ediyorlar! İyi dinleyin hala duymuyor musunuz onları? (Nietzsche, 2001). Burada ifade edildiği gibi, kendini iyi sıfatlarına mahkum eden ve ancak onlarla var olabilen insan, kötü yanlarını yadsımak istedikçe, etiketlerine yapıştıkça, özgürlüğünden uzaklaşır. Var olmak adına yapıştığı bütün iyi sıfatlarına mahkumiyeti, onun ancak “varmış” gibi olmasını sağlar.

“Sıfatlarımız”, tuzak meselelerden bir tanesidir. Çoğunlukla sıfatlarımızla varızdır. Bizi var etmektedirler ve onları elediğimizde geriye bizden bir şey kalmaz adeta. Bir an bile olmamasına tahammül edemeyebiliriz ya da mükemmel olmak isteriz, “tam” olmaya bağlıdır bazen de varlığımız. Kendimize bir sözlük oluşturmuşuzdur ve varlığın sözlük anlamına yerleştirdiğimiz sıfatları dönüp bir daha hayat boyu sorgulamayız, ömrümüz de o sözlüğe uymakla geçip gider. Böylece, “var” olma adına sahiplendiğimiz sıfatların kölesi olabiliriz ve bu düşkünlük uzun vadede bizi azaltır, fakirleştirir, varlığımızı samimiyetsizleştirir. Oysaki hayatın ve iyiliğin gerçek tadını ondan vazgeçmeye hazır ve istekli olanlar alabilir. Birşeyin yokluğunu bilen, zıddını barındıran insan onun varlığından daha iyi söz edebilir.

“Ben o adamı severim ki; ruhu ve kalbi özgürdür: Böylece kafası yalnız kalbinin kabıdır ama kalbi, “ben” dediği sıfatlarını yok olmaya sürükler” (Nietzsche, 2001).

Zeminsizlik. “Her şeyi Tanrıdan bekleyip, yazgıya razı olmanın bir kuralı da şu: Herşey ele geçebilir! Fakat ey rahat düşkünleri, ben de size derim ki: O halde herşey alına da bilir ve herşey elinizden alınacak” (Nietzsche, 2001). Tam da burda söylendiği gibi, özgür olmaktan kaçar, sorumluluğu istemez ve zeminimizi dış güçlerle, diğerleriyle ve onların kurallarıyla donatırız bir çok zaman. Böylece gücümüzün yetmediği herşey “alınabilir” durumdadır. Ancak yüzleşmekten kaçıp oluşturduğumuz bu zeminde, bir yandan da herşey “geri alınabilir” durumdadır. Zeminin her hangi bir dış nesneden oluştuğu durumda, bağımlılık söz konusudur. İnsan, özgürlük alanında farkındalık sahibi oldukça kaygısı artar. Zeminin altından kayıp gideceğini hisseder, gitmelidir de, özgürlük zemini, eski zeminin yokluğunu gerektirir. Özgürlük adına zeminsizlik kaygısını yaşama cesareti gösteren kişi, Nietzsche’ nin ifadesiyle, “ruhunu, güneşin karşısına çıplak çıkmaya ikna eder”. Bu durumda kişi, varoluşsal boşluğu tatmayı göze almalıdır. “Kendi iyilik ve kötülüğünü kendin yaratabilir misin? Ve iradeni bir yasa gibi kendine egemen kılabilir misin? Kendi kendinin yargıcı ve kendi yasanın intikamcısı olabilir misin? Kendi yasasının yargıcı ve intikamcısı ile yalnız kalmak korkunçtur. Bir yıldız uzayın boşluğuna ve yalnızlığının buzlu soğuğuna böyle atılır” (Nietzsche, 2001).

Varoluşsal kaygılar, biz onları fark ettikçe gün yüzüne çıkarlar ve yük ya da sancı olabilirler. Hayatının nihai amacı mutluluk ya da acı çekmemek olan kişi, varoluşsal kaygılarıyla yüzleşmekten kaçınacak, varoluşunu daha kısa ve kolay yollardan gerçekleştirmeye çalışacaktır. Otantik bir varoluş, cesur olmayı, acıyla barışmayı, elimizi taşın altına sokabilmeyi gerektirmektedir. Sağlıklılık, kaygılarımızı halı altına süpürmek ve acıdan kaçmak değil, onlarla yüzleşmek, acıyı çekmek, sindirmek, başa çıkabilmek ve dönüştürmektir. Nietzsche’ nin romanında, nihai kaygılarıyla yüzleşen, özgürleşen “zerdüşt” karakteri, bu dönüşümünü ve “gerçek varoluşun” hafifliğini şu sözlerle anlatmaktadır:
Ben bir defa olsun üstüme sakin bir gök gerdim ve kendi kanatlarımla kendi göğüme uçtumsa:
Ve ben, oynayarak derin ve ışıktan uzak köşelere yüzdümse:
Ve özgürlük kuşumun hikmetine erdimse:
Kuş hikmeti şöyle der:“Bak ne alt var ne üst! Ey hafif, at kendini varlığa! Şarkı söyle! Konuşma artık!”
Bütün sözler ağırlar için değil midir? Hafifler için bütün kelimeler yalancı değil midir? Şarkı söyle; konuşma artık!

Kaynaklar

Camus, A. (2007). Yabancı. İstanbul: Can Sanat Yayınları.
Frankl, V. E. (1994). Duyulmayan Anlam Çığlığı (1. Baskı). Ankara: Açı Yayıncılık.
Frankl, V. E. (1995). İnsanın Anlam Arayışı (4. Baskı). Ankara: Açı Yayıncılık.
Nietzsche, F. (2001). Böyle Buyurdu Zerdüşt (1. Baskı). İstanbul: Karınca Yayıncılık.
Ökten, K. H. (2004). Heideger Kitabı (1. Baskı). İstanbul: Agora Yayıncılık.
Schopenhauer, A. (2007). Hayatın Anlamı (1. Baskı). İstanbul: Say Yayınları.
Tolstoy, L. N. (2003). Hayatı Sorgulamak (1. Baskı). İstanbul: Kaknüs Yayınevi.
Yalom, I. D. (2001) Varoluşçu Psikoterapi (3. Baskı). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Yalom, I. D. (2007). Schopenhauer Tedavisi: Bugünü Yaşama Arzusu (3. Baskı). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Yalom, I. D. (2004). Nietzsche Ağladığında (19. Baskı). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Uygulamalar

Tüm Psikolog Uygulamaları hakkında buradan bilgi alabilirsiniz.