Hilal Bebek
İLETİŞİM İÇİN ARAYINIZ: +90 543 934 39 60 +90 216 999 89 58

Sosyal Fobinin Benlik Tutarsızlığı ve Temas Biçimleri İle İlişkisi

Bu makalede sosyal fobinin temas biçimleri ve benlik tutarsızlığı arasındaki ile ilişkisi şu sorular bağlamında tartışılacaktır;

• Sosyal fobi, gerçek benlik ile ideal benlik arasındaki uzaklıktan mı ve gerçek benliğin ideale ulaşma çabalarından mı doğmaktadır?
• Benlik tutarsızlığının sosyal fobi üzerindeki etkisi nasıl gerçekleşir?
• Benlik tutarsızlığının nasıl bir kimyası vardır?
• Temas biçimlerinin sosyal fobi ile ilişkisi nedir?
• Hangi yanlış temas biçimleri sosyal fobiyi nasıl besler?

Bu makalede benlik tutarsızlığı ve temas biçimlerine dair var olan bilgiler ekseninde sosyal fobini bu kavramlarla nasıl bir ilişki içersinde olduğu tartışılacaktır. Bu tartışmaya geçmeden önce temas, temas biçimleri ve benlik tutarsızlığı kavramlarına değinmek yerinde olacaktır.

Temas ve Temas Sınırı

Temas kavramı, hem psikolojik sorunların ortaya çıkışı hem de büyüme ve değişmenin gerçekleşmesi açısından çok önemli bir kavramdır. Temas kişinin diğer insanlarla ve çevresiyle buluşmasıdır. Organizma ile çevre arasındaki temas sınırında yaşanır ve iyi bir temas için temas yollarının açık olması gerekir ve temas sınırı geçirgen ve esnek olmalıdır. Kişi çevresiyle temas kurmadıkça ihtiyaçlarını karşılayamaz ve varlığını sürdüremez. Temas sınırı; kişinin ben olanı, ben olmayanlara göre deneyimlediği yerdir. Kişinin ben sınırı daha önceki deneyimlerine ve yeni yaşantılarına göre belirlenir. Tüm psikolojik olaylar temas sınırında olur ve kişinin hem diğerlerinden ayrıştığı hem de onlarla temas kurduğu yerdir. emas sınırı, hem organizmaya hem de çevreye aittir, an ve an değişir, sabit değil dinamiktir. Kişi, gerekli ihtiyaçlarını karşılamak üzere çevreyle temasa geçer ve karşılandıktan sonra geri çekilir (Daş, 2006).

Temas Biçimleri

Geştalt yaklaşımına göre içe alma, duyarsızlaşma, saptırma, kendine döndürme, yansıtma, kendini seyretme ve iç içe geçme olmak üzere 7 tane temas biçimi vardır. Bu yazıda daha çok, sosyal fobi ile ilişkili olduğu düşünülen döndürme, içe alma ve kendini seyretme temas biçimlerinden bahsedilecektir.

İçe Alma. İçe alma temas biçimi diğer tüm temas biçimlerinin temelini oluşturmaktadır. Pasif bir alıcı durumunda olan bebek, kendisine sunulan herşeyi olduğu gibi seçmeden, ayırt etmeden, kontrol etmeden ve düzenlemeden içine alır. Bilgi, tutum ve tavırları olduğu gibi düşünmeden, sorgulamadan, doğruymuş gibi kabul etme, içe almadır. Özümseme ise, içe alınanların değerlendirmeden geçirilerek kişinin ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesidir. Çevremizdekilerden içe aldığımız mesajlar kendimizi, ilişkilerimiz ve yaşamımızı anlamlandırmada yol gösterici olur (Daş, 2006).

Kendine Döndürme. Normal koşullarda bir ihtiyaç belirginleştiğinde enerji ortaya çıkar ve kişi ihtiyacını karşılamak üzere harekete geçer. Kendinde döndürme temas biçiminde, kişi ihtiyaçları için kullanacağı enerjiyi kendine yöneltir. Enerjisi kendine yönelen kişi, çevre ile teması keser. Kendi duygu ve düşüncelerine odaklanarak kendini geri çeker ve hareketsizleşir. Temelinde kişinin mevcut kendini destekleme sistemlerinin yeterli olmaması ve ileride ortaya çıkabilecek durumlarla başa çıkma kapasitesi ile ilgili olumsuz inançları vardır. “İstiyorum ama yapamıyorum” en yaygın söylemleridir (Daş, 2006).

Kendini Seyretme. Kişinin durumu yaşamak yerine, o durumu yaşayan kendisini ve çevresel faktörleri uzaktan izlemesidir. Kişi, temas kurmak yerine temasta olan kendisini izler. Temas sınırında diğerleriyle değil kendisi ile buluşur. Karşılıklı bir ilişki yoktur çünkü kendisiyle temas halindedir. Kendisi ve diğerleri üzerinde bıraktığı etkiyle meşguldur. Temelinde kişinin fantazileri ve düşünceleri yer almaktadır. Temas için gerekli koşullardan biri “kendini bırakmaktır”. Kendini seyreden kişi, risk almaz, temkinlidir, spontan olamaz ve kendini bırakamaz. Kendini seyretme, kişinin kendine ve çevresine yabancılaşmasına yol açar. Kişinin bir şeyler vermesini ve almasını engeller. Kişi ile çevresi arasındaki ahenk bozulur. Kişinin kendini “tam” veya tam anlamıyla “tatmin olmuş” hissetmesini engeller. Kişinin çok fazla kendinin farkında olması, zihninin sürekli içsel konuşmaları, düşünceleri, fantazileri ile meşgul olması anksiyeteye, geri çekilmelere ve sosyal kaygı bozukluğuna sebep olabilir (Daş, 2006).

Benlik Tutarsızlığı

Gerçek benlik, kişinin kendisine ve çevresine, sosyal çevre nazarındaki “kendisine” dair algısıyla ilgilidir. İdeal benlikte ise ulaşılmak istenen değerler, sıfatlar, olması gerekenler, “-meli” “-malı” cümleleri, ahlaki yargılar mevcuttur. Kısacası, gerçek benlik kişinin olduğu, ideal benlikse olmak istediği kişidir (Geçtan, 2002). Sağlıklı insanda gerçek benlik ile ideal benlik örtüşürken, nevrotik insan da örtüşmemektedir. Bireyin bu iki benliği arasındaki boşluk artarsa, gerçek benliğine yabancılaşmakta ve böylece iki ayrı benlik ortaya çıkmaktadır. Yaşantılar doğru olarak sembolleştirildiğinde ve benlik kavramına katıldığında ise, benlik kavramı ve yaşantılar arasında bir tutarlılık durumu söz konusudur. Ancak yaşantı inkar edildiğinde veya tahrif edildiğinde, benlik kavramı ile yaşantı arasında bir tutarsızlık durumu söz konusudur (Horney, 1995).

Benlik tutarsızlığı olan insanlarda Horney’in “kusursuz görünme isteği” olarak tanımladığı nevrotik nitelikte bir istek vardır. Horney’e göre bu süreç, çocukluk yıllarında ve özellikle ebeveynin kendini sürekli haklı gördüğü ve yanılmazlık görüntüsüne büründüğü durumlarda gelişmeye başlar (Gültekin ve Altıntaş, 2005). Korku, kişinin kendisini kusursuz hissetmediği ve gerçek benliğinin başkaları tarafından fark edilme olasılığının ortaya çıktığı durumlarda yaşanır. Böyle insanlar, sürekli olarak, maskelerinin düşeceği, gerçek ve içten ülkülerden yoksun kimliklerinin ortaya çıkacağı ürküntüsünü yaşarlar (Gültekin ve Altıntaş, 2005).

Benlik tutarsızlığı olan kişilerde ülküleştirilmiş benlik mevcuttur. Kişinin gerçek benliği bu ülküden uzaktır ve mutluluk, doyum bu ülkünün peşinden koşarak yakalanmaya çalışılır. Ülküleştirilmiş benlik imgesini gerçekleştirme çabası, Horney’in “gurur sistemi” diye adlandırdığı bir dizi tutumların geliştirilmesine sebep olur (Horney, 1995);

1. Kişi, bir yandan kendisini ülküleştirdiği imge olarak görür, diğer yandan sürekli olarak, bunun çevresindeki insanlar tarafından da doğrulanmasını ister. Beklediği övgü ya da onayı bulamadığında, çevresini ve kendini buna zorlayıcı davranışlara girişir. Kendine göre bu onun hakkıdır.

2. Kişi, kusursuz saydığı benliğine uygun düşmeyen davranışlarda bulunduğunu fark ederse, kusurunu kesinlikle hoş görmez ve bu davranışlarının üzerinde düşünmeksizin, “daha iyi yapmalıydım!” ya da “aldırmamalıydım!” gibi yargılarla kendini eleştirir.

3. Gururuna yönelebilecek olası tehlikelerden sakınmak için her türlü yola başvurur. Eleştiri çevreden gelirse kendisini küçük düşürülmüş hisseder, kendi içinden gelirse utanç duyar. Gururuna yönelik tehdit ya da olası tehdit hissederse ya o durumdan kaçar ya da öç almaya yönelir.

4. Gurur sisteminin ayrılmaz parçası olan kişinin kendisine karşı geliştirdiği nefret duygusudur. Benliğini görkemli kılma çabası içinde olan nevrotik kişi, kendi gerçek benliğini sürekli bir tehdit olarak görür. Bu nedenle, gerçek benliğiyle yüzleşme –karşılaşma- olasılığının tehlikesi altında yaşar. Kendisini her an başkalarıyla kıyaslamak ve onlardan daha üstün olduğunu hissettirmek zorundadır.

5. Kendisine yabancılaştığı oranda kişilik bütünlüğü de bozulur. Çünkü gerçek benliğine karşı geliştirdiği nefret ve görkeme ulaşma çabaları sürekli ödün vermesine neden olur. Verilen ödünler ise kendine yönelik nefret duygularını pekiştirir ve bir kısırdöngünün yerleşmesine olanak hazırlar. Ülküleştirdiği imge uğruna yaptığı yatırımlar, kendi benliğinden uzaklaşmasına ve kendini yaşayamamasına neden olur.

6. Kişiliğini bütünleştirebilme çabası içinde, bazen ülküleştirdiği benliğiyle, bazen ise hoşlanmadığı benliğiyle özdeşleşir. Ancak, hangi yöne giderse gitsin, ikisi arasındaki çatışmadan kurtulamaz ve bu durum ona acı verir. Bu süreç, Horney’in “temel çatışma” diye adlandırdığı olgunun en önemli yönlerinden biridir.

Benlik tutarsızlığını, çelişen tutumlar gösteren, baskıcı, mükemmeliyetçi, yargılayıcı ve cezalandırıcı aile ortamlarının ortaya çıkardığı düşünülmektedir. Benlik tutarsızlığı karşısında kişi, dışsallaştırma, çekilme, silinme gibi savunma mekanizmaları geliştirebilmekte ve ileri safhalarında psikoza götüren çökme ve bozulma yaşanabilmektedir (Horney, 1995).

Tartışma

Sosyal fobinin, içinde, kişinin kendisini sürekli eleştirici, gerçekçi olmayan yüksek performans beklentisi ve değerlendirilme endişesi olan yapısı düşünüldüğünde sosyal fobiyi benlik tutarsızlığından ve temas biçimlerinden ayırmak mümkün gözükmemektedir. Sağlıklı insanın özellikleri sayarken gerçek benlik ile ideal benliğin örtüşmesinden ve doğru temas biçimlerinin varlığından söz ediyorsak eğer, bir benlik meselesi olan sosyal fobiyi bu alandaki problemlerden ayrıştırmak hastalığın kimyasına ters düşecektir. Kendini seyretme, içe alma, kendine döndürme temas biçimleri sosyal fobiyi beslemekte, sosyal fobi de bu temas biçimlerini doğrumakta ve bütün bu olup bitenler zemininde ideal benlik ile gerçek benliğin birbiriyle anlaşmazlığı bulunmaktadır.

Doğru temas kurabilme sağlıklı insanın en başlıca özellikleri arasında olmakla beraber hepimizde zaman zaman sağlıksız temas kurma şekilleri mevcuttur. Ancak sosyal fobiklerde genele yayılmış bir temas problemi vardır ve bu yanlış temas kurma biçimi, kendini seyretme, kendine döndürme ve içe alma etrafında yoğunlaşmaktadır. Sosyal fobik kişi, sosyal ortamlardaki kendiliğindenliğini kaybetmiştir ve spontan davranamaz durumdadır. Yürürken ayaklarına bakan kırk ayak gibi bütün enerjisini kendini izleyerek harcar ve yürüyebilme endişesi ile harcadığı çaba ayakların iyice birbirine dolanmasına sebep olur. Kendini seyretme biçimini kullanan kişi, durumu yaşamak yerine seyretmeyi tercih eder, kendini bırakmaz, her ihtimali ve her olasılığı kontrol etmek ister. Adeta denize atlayıp yüzmek yerine, denizi düşünür, atacağı kulaçları düşünür ve daha ayağı suya değmeden bütün enerjisini yaşantıya değil henüz yaşanmamış bir alana kanalize eder. Kendini seyreden kişi, diğerlerinin gözünde nasıl olduğu ile meşguldur, zihninin sürekli içsel konuşmaları ve kendini maruz bıraktığı bir çok sosyal uyarıcı ile savaşmakla uğraşır, böylece kendini hiçbir zaman tam ve tatmin olmuş hissedemez. Kendini seyreden kişi için “olmak” dışarıdan nasıl değerlendirildiğinden geçer. Dolayısıyla yaşamı üç boyutlu yaşamak yerine hep bir resmi tamamlamaya çalışır. “olmak” üzerinden değil “görünmek” üzerinden varlığını ifade etmek ister. Bütün bu özellikleriyle kendini seyretme, kişide peşi sıra tatminsizlik, anksiyete, değerlendirilme korkusu, kendini eleştirme gibi durumları getirir. Diğerlerinin safhına geçip onlarla birlikte hatta onlardn önce kendini değerlendiren sosyal fobik, kendine eksik not verdiği gibi diğerlerinin vereceği nottan da büyük bir endişe duyar. Kendini seyretme sosyal fobiyi bütünüyle kapsayan bir ağ gibidir. Neden sonuç ilişkisi bazında hangisi hangisinden önce gelmektedir görecelidir fakat birbirini besleyen iç içe ilişkileri yadsınamaz durumdadır.

Kendine döndürme temas biçimi de sosyal fobisi olan kişinin yoğunluklu olarak kullandığı bir mekanizmadır. Kendini seyreden, sosyal uyaranlara karşı aşırı duyarlılığı olan, gerçekçi olmayan yüksek beklentiler ile kendini değerlendirirken diğerlerince de eleştirilmekten, rezil olmaktan korkan sosyal fobik bütün bu karmaşık ve yoğun dünyayı kendine döndürerek, kendi içinde yaşar. Sosyal ihtiyaçlarını kendi içinde gidermeye çalışırken sosyal yaşamda harcayacağı enerjiyi kendi içine döndürür. Duygularına, düşüncelerine, hareketlerine odaklanarak hareketsizleşir ve bir çok zaman bu haliyle korktuğu şey kendini gerçekleştiren kehanet olarak başına gelir. Sosyal fobik kişinin, sosyal uyaranlara karşı ayarları en hassas frekansındadır ve gerçekçi ya da çarpıtılmış bütün olumsuz sosyal uyaranları tarar ve odaklanır durumdadır. Bu tarama, odaklanma, “eksik” kısımla meşgul olma ve kendi yüksek standartlarına göre sürekli “eksik” olma hali, kişinin kendi içinde yaşanır. Sosyal fobik kişi, bu konulardaki düşüncelerle savaştıkça daha çok kaygılanır, daha çok bulaşır ve bütün enerjsini bu şekilde tüketir. İçe alma temas biçiminin diğer tüm temas biçimlerinin temelini olduğu fikrinden yola çıkılarak hem kendini seyretme ve kendine döndürme temas biçimleri hem de sosyal fobi ile ilişkili olduğu söylenebilir. Özellikle çocukluk döneminde eleştirel, mükemmeliyetçi, cezalandırıcı ebeveynlerin mesajlarını içe alan kişi, kendiyle ilgili inançlarını ve dolayısıyla ilişkilerini ve hayatını aynı paralelde oluşturur.

Kendini seyretme ve kendine döndürme temas biçimleriyle iç içe geçmiş olan sosyal fobi bir benlik tutarsızlığı meselesi olarak görülebilir. Aynı şekilde hem bir sebep hem de bir sonuç olarak bu etkileşimin içersinde yer almakta ve kendini besleyen ve büyüten döngüye katılmaktadır. Sosyal fobisi olan kişide gerçek benlik, ideal benlikle buluşamamaktadır. Bir anlamda çabası, elde olan gerçek benliğin ideal benliğe yaklaştırılması arzusu ile ilgilidir. Sosyal fobi, her ne kadar değerlendirilme endişesi, yüksek bekleti ile ve “diğerlerine” endeksli bir şekilde kendini gösterse de ve onay görme, takdir edilme, sevilme, değer verilme vb. gibi temel ihtiyaçlara ulaşmanın yolu, bir dolu hedefe ulaşmaktan ve bir çok kişinin gönlünü kazanmaktan geçiyor gibi gözükse de, kişiye umduğu ve özlediği duyguyu yaşatacak olan ideal benliğinin gönlünü fethetmektir. İdeal benlik içersine dış dünyanın mikro bir versiyonu yerleştirilir ve alkışlayan elleri de, dayatmacı tavrı da, yeren eleştirel sözleri de ilk olarak “dışarıdan” değil içeriden, bizzat kendi ideal benliğimizden duyulur. Her insanın kendi mükemmeli, ideal benliğinin tarif ettiği kişidir ve gerçek benlik, bu tarife uydurulmak istenir. Doyum, kişinin olmak istediği kişi olmasıyla mümkündür. Benlik tutarsızlığı olan bir kişide olmak istenen bu kişi, “olunan kişiden” uzakta durmakta, tutarsızlık göstermektedir. Birbiriyle çelişen ve çakışan özellikleri mevcuttur. Oysa ideal benlik, bir serap gibi uzakta durmakta ve kendisine yaklaşıldıkça da biraz daha uzağa ilerleyerek her zaman aynı ulaşılmazlığını korumaktadır. Benlik tutarsızlığı olan bir kişinin, idealindeki benliği gerçek benliğinden oldukça uzaktadır ve ideal benliğinin emirlerine uymaya çalışarak, gerçek benliğini kabul etmeyerek bu mesafenin kısalacağını zannetmektedir. Oysaki ideal benlik, kendisine yaklaşılan her adımda gerçek benlikten uzaklaşmakta ve mesafesini sabit tutmaktadır. Yani “benlik tutarsızlığı rahatsızlığının” çözümü hiç de kişinin sandığı gibi gerçek benliği ideale ulaştırmak değildir. Çünkü gerçek benliğin yadsınması ve ideale ulaşma çabaları benlik tutarsızlığını ancak ve ancak keskinleştirmekte, altını çizmektedir. Kısacası, “tatmin, ideal benliğin vaadlerine inanarak taleplerine uymaya çalışmakla yakalanamamaktır. Sosyal fobisi olan kişi ise, kendini seyrederek, kendine döndürerek, değerlendirilme korkusu ile yüksek beklentilerine elindeki gerçekleri uydurmaya çalışır. Kendiyle savaştıkça ve red ettikçe kendini kabulden uzaklaşır, kabulden uzaklaştıkça da “tatmin olmak” adına yaptığı bu girişimler tatminsizliğinin ana kaynağı olur.

Bu kişilerin gerçek benliği ile ideal benliği arasındaki mesafeyi kısaltmak, örtüştürmek onu doyuma ulaştıracak ana hedeftir. Ancak bu örtüşme, gerçek benliği yadsımak ve onu ideale uydurmaya çalışmaktan değil gerçek benliği kabul etmekten geçer. Benlik tutarsızlığında kişilerin ideal benliklerinin içersine doldurdukları bir dolu şart ve sıfata kısaca mükemmel tanımına ulaşmaya çalışmak ve hatta ulaşmak, benlik tutarsızlığı problemini çözmez. Çünkü problem, ideal benliğin içini dolduran sıfatlardan çok ideal benliğin tavrı ile ilgilidir. Kişi, gerçek benliğini ideal benliğine adasa, bütün taleplerini gerçekleştirse bile, ideal benliğin eleştirel ve hep daha fazlasını isteyen, “olmayana talip”, kusursuz beklentili tavrı devam eder ve tutarsızlık uzayıp gider. Oysa ki sosyal fobik kişinin bir dolu şarta bağlı olarak aradığı doyum, kendini kabul hissindedir. İnsan, özde bu hisse ihtiyaç duyar ve bunun peşinden koşar, bütün şart koşmaları ve mükemmele talipliği de bu sebepledir. Ancak ne istediğini tam olarak bilememesi ve ihtiyaçlarını doğru tanımlayamaması ve ana kaynaklardan uzaklaşması sorunu karmaşıklaştırır. Sistemimize kendimizi kabul için “ideal benliğe ulaşma” “kendi mükemmelimize ulaşma” gibi şartları yerleştirir ve kabulün, bu mükemmelliğin bir sonucu olarak avucumuza geleceği yanılgısına düşeriz. Oysaki kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek, mükemmel olmanın bir sonucu değil aradığımız o “mükemmel his” in sebebidir. Ve tek koşulu da, onun her hangi bir koşulun sonucu olmamasıdır. Benlik tutarsızlığını sürdüren ve çözümlenemez hale getiren bu durum, yanlış bağlantılar ve yanlış sebep-sonuç ilişkileri kurulmasının ve orijinal ihtiyaçtan uzaklaşılmasının neticesidir.

Sosyal fobiklerde benlik tutarsızlığı, kişinin ebeveynlerinin tutumlarını içselleştirmesi sonucu oluşmuş olabilir. Ebeveynin koşullu kabulü ve sevgisi, mükemmeliyetçi ve cezalandırıcı veya eleştirel tutumu, kişinin “kabul için gerekli olanlar” listesine yansır ve ileriki yaşamında kendine karşı ebeveyninin tutumunu sergileyen bir ideal benliğe sahip olur. Erken yaşantılarda öğrendiklerimizi bir daha sınama gereği duymaz ve anne babamızın bizden istediklerini kendimizden ister durur, kendi kendimizin eleştiricisi oluruz. Çocuklukta karşılaşılan yoğun eleştirilme ve aşağılanmaya karşı “yoğun kusursuzluk isteği” gelişebilir ve bu, ideal benliğin karşılanamaz, gerçekçi olmayan en temel talebi olur. Anne baba faktörü dışında sosyal çevrenin talepleri de ideal benliğin talep içeriğini etkiler. Diğerlerine endeksli tutum sergileyen sosyal fobik bir kişide, insanların kabulü ile ideal benliğin kabulü özdeşlemiş olabilir. Bu durumda ideal benlik, bir anlamda sosyal çevrenin kendi içimizde yaşayıp duran versiyonudur. Erken yaşantılar, ebeveyn tutumu ve dışa bağımlılık faktörleri gibi kişinin kendi mükemmeliyetçilik eğilimi de ideal benlik ile gerçek benlik arasındaki mesafeyi açabilir ve aradaki katı sınırı besler, derinleştirir. Çocuklukta yaşanan travmatik deneyimlerle çocuk, mükemmel olma saplantısı geliştirmiş olabilir. Veya yaşanan olumsuz deneyimler, çocuğun kendini dışlamasına, kendine yabancılaşmasına ve kendiyle arasını açmasına sebep olabilir. Böylece gerçek benliğin mutluluk için kendine koştuğu bir dolu şart, ideal benliğe havale edilir ve gerçek benliğimizle ideal benliğimiz birbirinden uzaklaşır. Kendini dışlayan kişide hep bir fantezi ve “hayali kişi” mevcuttur. Mutluluk o fantezidedir, aslında olunması gereken kişi de “o” dur, bugün değil hep “o gün” vardır ve kişinin kendisi değil daha çok o “hayali kişi” mevcuttur.
İdeal benliği ile gerçek benliği arasındaki tutarsızlık, kişiyi gerginleştirir, mutsuzlaştırır, hayattan doyum alamamasını ve hep bir şeyler eksik demesini sağlar. İdeal benliğin talepleri, kaygı vericidir. Sosyal fobide, gerçekçi olmayan yüksek beklentiler ile ideal benliğimiz, sosyal ağ içersindeki işlevselliğimizi bozar ve kendimizi sürekli eksik, yetersiz hissetmemize sebep olur. Aynı şey, performans kaygısında da geçerlidir. Yüksek beklentiler ile aşırı odaklanma olur, kişi spontanlığını kaybeder ve bu durum, kişiyi olmak istediğinden iyice uzaklaştırır. Böylece ideal benliğin uzak mesafesi, olanı da bozmaya başlar ve uçurum derinleşir.

Benlik tutarsızlığının ilizyonik etkisi de söz konusudur. Asıl durum yani “gerçek”, abartılı beklentiler ve gerçekçi olmayan talepler arasında olduğundan daha kötü, daha küçük ve çarpık gözükür. İdeal benlik, her şeyin boyutunu değiştiren çukur bir ayna gibi sosyal fobik kişiyi kendine yanlış gösterir. Olumsuzları büyütüp, olumluları küçültmesini, seçici algısını besler. Bağlam etkisinin yanı sıra, ayarlarını ve kendisiyle hatta çevresiyle ilişkiyi bozduğunda ideal benliğin uzak mesafesi, “gerçek” durumun daha da kötüleşmesine ve gerçek benliğin gerilemesine sebep olur. Böylece ideal benlik hem kendini yukarda tutarak hem de gerçek durumu aşağı çekerek mesafesini iyice açar.

Sosyal fobik kişi yanlış düşmanla savaşarak bütün enerjisini heba eder durumdadır. Çözümü ne yüksek beklentilerine ulaşmakta ne de diğerleri tarafından olumlu değerlendirilmektedir. Sosyal fobiğin kurtuluşu elde olan ne varsa hepsini olduğu gibi kabul etmek ve parçalarıyla barışmaktan geçer. Kabul, vazgeçmeyi içeren bir kabullenme ve teslimiyet değildir. Değişim ve gelişim ancak kabul zemininde yetişebilir. Yapılması gereken, ne gerçek benliği ideale ulaştırmaya çalışmak ne de ideal benliği tamamen ortadan kaldırmaktır. İdeal benlik, sağlıklı mesafe ve yaklaşımla işlevsel ve gerekli, geliştiricidir. İnsan, som gerçek benlikten ibaret olamaz. Problem, ideal benliğin varlığı değil içeriği, tutumu ve mesafesidir. Kişinin gerçek benliğine karşı aldığı tavrı ve ideal benliğinin gözü doymaz talepkar tutumda olmaması önemlidir. Bir anlamda, insanın kendisiyle ilişkisidir, gerçek ve ideal benlik arasındaki ilişki. Kişi, kendini eleştirir, emreder, talep eder, burun büker, “olmadı” der ve bu şekilde kendiyle arasını git gide açar. Dolayısıyla sosyal fobik kişide düzeltilmesi gereken bir yandan da kişinin kendiyle olan ilişkisidir.

Sosyal fobik kişişe göre hatasız olmanın ve diğerlerince onaylanmanın sonucunda elde edilebilinecek bir haktır adeta “kabul”. Orijinal ihtiyaç olan kabul ise daha sonra unutulur ve mükemmel olmak ya da ideal benliğin istediği gibi olmak ana rota ve ihtiyaç haline gelir. İnsan kaynaktan uzaklaştıkça mükemmel olma bataklığına saplanır. Kabul amacıyla çıktığı bu yolda kabulden git gide uzaklaşır, mükemmel uğruna kendini red eder ve dışlar. Aslında ihtiyacı olan hissin, mükemmeliğinin bir sonucu değil kabulün kendisi olduğunu keşfedemez. Kurulan bu yanlış bağlantılar ile kişi, bir paradoks içindedir ve bu sebeple doymak adına yaptığı şeylerin neden onu daha da acıktırdığını ve amacına ulaştırmadığını anlamaz. Hastalığını arttıran bir “ilaç” tır kullandığı ve tıkanıp kalır.

Sosyal fobik kişi, gerçek ihtiyaçları ve yanlış bağlantılarının farkına varmalı, asıl aradığının ne olduğunu doğru tespit etmelidir. Böylece yanlış rotada harcadığı enerjinin belki de sadece küçük bir kısmını doğru hedefe harcayarak kendisini aradığı doyuma ulaştırabilir. Kendisinde hasıl olan duygu ve durumları değiştirmek adına harcadığı yüksek enerji böylelikle “kabul”e kanalize edilir. Oysaki, kişinin kendisini eksiği, kusuru ve bütün parçaları ile kabul etmemesi, kendini içinde bulduğu duyguları ve “hal”i reddetmesi demektir. Buradaki tuzak düşünce, reddin yok etmek, kabulün de kabullenmek olduğu sanrısıdır. Halbuki tam tersi, red sabitlemekte, kabulse değişime olanak tanımaktadır. Akıntının kabulü ve kaynağa karşı değil kaynakla işbirliği halinde olma ise, zengin bir malzemeye dönüşür ve üzerine yaratıcı ve özgün tohumların ekilebilir olduğu bereketli bir toprak haline gelir.

Özetle, bu yazıda sosyal fobisi olan kişide gerçek benlik ve ideal benlik uyuşmazlığı olduğu savunulmaktadır. Bu uyuşmazlık, aradaki mesafe, iki benliğin birbiri ile ilişkisi ve ideal benliğin talepkar tutumundan doğmaktadır. Gerçek benliğini ideal benliğine ulaştırma çabasında olan kişi için bu kavuşmanın anahtarı “diğerleri” nin değerlendirmesindedir. Bu bir anlamda bir “var olma” savaşı ve hayatta kalma korkusudur. Bu yüzden sosyal fobik kişinin hassasiyeti yüksektir, kendini izler, kendini seyreder ve kendine döndürür. Bütün bu yaptıkları aslında kendini korumaya ve “hayatta kalma” ya yönelik savunma mekanizmalarıdır. Ancak bu mekanizmalar kişiyi amacına ulaştırmadığı gibi onun aleyhine işler. Ve sosyal fobi, benlik tutarsızlığı ve yanlış temas biçimleri döngüsü içersinde kendini besler durur.

Uygulamalar

Tüm Psikolog Uygulamaları hakkında buradan bilgi alabilirsiniz.