Hilal Bebek
İLETİŞİM İÇİN ARAYINIZ: +90 543 934 39 60 +90 216 999 89 58

Logoterapi

LOGOTERAPİ

Logoterapi’nin kurucusu Viktor Frankl, çağımızda insanın en önemli psikolojik sorununun yaşamda anlamsızlık ve varoluşsal boşluk olduğunu ileri sürmektedir.

Logoterapi, ismini Yunancada “anlam” anlamına gelen logos kelimesinden almıştır.. Logoterapi, yaşamın her koşulda, hatta en kötü koşullar altında bile potansiyel olarak var olduğunu varsayar. Frankl, en kötü koşullara bile direnerek ve mücadele ederek göğüs gerilebileceğini söyler. Ancak kişinin hayata asılması için, yaşamı ve ölümü anlamlı kılacak bir nedeni, uğruna yaşayacak bir şeyi olması gerekmektedir. Yaşamlarında anlamsızlık duygusu ağır basan bireyler, uğruna yaşamaya değer bir anlam bilincinden yoksun kalarak iç dünyalarında oluşan boşluk duygusuna kapılmış yani varoluşsal boşluğa yakalanmışlardır. İşte bu noktada, Logoterapistinin rolü, danışanın yaşamda bir anlam ve bir amaç bulmasına ya da var olan anlam spektrumunu bilinçli ve görünür hale getirmesine yardımcı olmaktır.

“Boş Zaman Depresyonu”

Yirminci yüz yıl itibariyle teknolojinin ve fabrikasyonun ilerlemesi ile birlikte insanların boş zamanlarında ciddi bir artış olmuştur. Frankl’a göre yoğun tempolarından sıyrılan ve kendi iç dünyalarındaki  boşluğu fark eden bireyler “boş zaman depresyonu” yaşamaktadırlar. Saldırganlık, madde bağımlılığı ve intihar gibi olguların altında da varoluşsal boşluk yatmakta olup, emekli  bireylerde ve yaşlılık dönemi krizlerinde de bu durum gözlenebilmektedir. Bu kişiler, yaşamın anlamını kendi içlerinde ya da kendi ruhlarında değil, dış  dünyada keşfetmeleri gerektiğinin farkında değildirler. İnsan varoluşunun kendi aşkınlığı olarak adlandırılan bu özellik, insan olma gerçeğinin her zaman kişiyi kendisi dışındaki bir şeye ya da  birisine yöneltmesi gerektiğine işaret etmektedir. İnsan olma gerçeği, ister bir anlam ya da bir insan olsun kişinin kendi dışındaki bir şeye ya da birisine yöneldiği anlamına gelmektedir. Kişi, hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa o kadar çok insan olur ve kendini de o kadar çok gerçekleştirir. Vicdan, aşk ve estetik bilinç ruhsal boyutumuzun besinleridir. İnsanı ve doğayı sevmek, yaşama anlam katan önemli değişkenlerdir.

Hayatımızı anlamlı kılacak araçları düşünürsek  yaşamda anlam her zaman değişebilir ancak hiçbir zaman yok olmaz. Birey yaşamının anlamını farklı yollardan bulabilir. Ümit ederek…olasılıkları kabul ederek… bir eser yaratarak ,üreterek… bir insanla iletişime girerek.. severek sevilen insanın simgelerini sıkı sıkıya koruyarak.. doğanın güzelliklerinin farkında olarak.. inanç sahibi olarak.. keskin mizah duygusunu kullanarak… sanat, yaratıcılık ve  estetik değerlere önem vererek.. ve nihayet hayatta bilinen bütün anlamlar  hedefler uçup gittiğinde koşullar doğrultusunda kendi tavrını belirleme özgürlüğünü kullanarak…

İnsan, biyolojik, ruhsal ve toplumsal koşullara tabiidir. Uğruna yaşanacak amaç ve anlam arayışı bu koşullar tarafından engellendiğinde varoluşsal tehdit ve iç çatışma ortaya çıkar. Kişi, bilinen bütün hedefler tükendiği zaman geriye kendi tavrını belirleme özgürlüğünü ve sorumluluk alma özelliğini kullanır. Kurban rolünü sürdürme veya saygınlığını koruyarak yaşama devam etme  özgürlüğü…

Viktor Frankl Kimdir?

Logoterapinin kurucusu olan Viktor Emil Frankl, 1905 yılında Viyana’da dünyaya gelmiştir. Erken gelişmiş ve meraklı bir çocuk olan Frankl ilk ve ortaöğretim yıllarında tıp, felsefe ve psikolojiye olan ilgisi ile dikkat çekmiştir. Viyana üniversitesinde tıp eğitimi alan Frankl, uzmanlığını nöroloji ve psikiyatride  özellikle de depresyon ve intihar konularında yapmıştır. 1930’da tıp doktorasını alarak 1940 yılında Amerika’da Rotschild Hospital’in Nöroloji Bölümünün başkanlığına getirilmiş ve beyin cerrahı olarak çalışmıştır. 1955’de Viyana Üniversitesi Nöroloji ve Psikiyatri profesörlüğü, Harvard Üniversitesi misafir profesörlüğü görevlerini yapmıştır. Sayısız ödülleri arasında Amerikan Psikiyatri Cemiyeti ödülü ve Nobel Barış ödülüne adaylığı özellikle dikkat çekmektedir. 1997’de son eseri ve doktora tezi olan “İnsanın Anlam Arayışı” kitabını yayınlamıştır. Kalp rahatsızlığı nedeniyle 1997 yılında ölünceye kadar otuz  civarında kitap ve onlarca makale yazmıştır.

Viktor Frankl, Almanya’da Hitler’in iktidarı ele geçirmesi ile birlikte yayılan faşizm ve yahudi düşmanlığı tarzındaki gelişmelerden yakından etkilenmiştir. Eşi, annesi, babası, kız ve erkek kardeşi ile birlikte Frankl, Naziler tarafından tutuklanarak filmlere de konu olan Auschwitz ve Dachau ölüm kamplarına gönderilmişlerdir. Nazi toplama kamplarında 1943-1946 yılları arasında kız kardeşi dışında bütün aile üyeleri Naziler tarafından gaz odalarında öldürülen Frankl, kendi deyişiyle bu cehennemden sağ çıkmayı başarmıştır.

Auschwitz Toplama Kampı’nda tutuklu olarak kaldığı süre içersinde on binlerce yahudinin gaz odalarında ya da işkence ve ağır çalışma şartları altında nasıl öldürüldüğünü gözlemlemiştir. İnsanın ölüm ve acı karşısında aldığı tavır, Logoterapi ekolünü geliştirmesinde etkili olmuştur. Nazi toplama kamplarında 1946 yılında özgürlüğüne kavuşan Frankl’ın eserlerinden, “İnsanın Anlam Arayışı” ve “Duyulmayan Anlam çığlığı” isimli kitapları Türkçe’ye çevrilmiştir.

Hayattaki anlam arayışı , Logoterapi /Varoloşsal Analize göre insanın birincil motivasyon unsurudur. Logoterapide insanın doğası üç boyutu olan bir bütünlüktür: bedensel, zihinsel/psikolojik ve ruhsal boyutlar. Sözü edilen ilk iki boyut (fiziksel ve zihinsel) kalıtsal faktörleri ve doğuştan getirilen dürtüleri içermektedir. Freud, Adler ve Jung,  psikoanalitik kuramlarında bu boyutların özellikle de psikolojik boyutun anlaşılmasına önemli katkıda bulunmuşlardır. Ancak insanın ayırt edici özelliği olan ruhsal boyutu ihmal etmişlerdir (Patterson ve Watkins, 1996). Logoterapi ruhsal boyutu ele almaktadır.

LOGOTERAPİDE  İNSAN ve VAROLUŞ

 

  • İSTEK ÖZGÜRLÜĞÜ

Frankl , varoluşsal analizde  varoluş terimini üç şekilde kullanmaktadır.

  • Birincisi, var olmanın insana özgü tarzını yani varoluşu anlatmak için,
  • ikincisi , varoluşun anlamı için,
  • üçüncüsü ise , kişisel varoluşta somut bir anlam bulmaya yönelik arayışı.

İnsanlar istek özgürlüğüne sahiptirler. İnsanlar kendi kişiliklerini belirlemekte özgürdürler ve kendilerinden, ne yaptıklarından sorumludurlar .

  • ANLAM ARAYIŞI

Yaşamda anlam arayışı, insan davranışlarını yönlendiren temel güdüdür. Bu anlam, sadece bireyin kendisi tarafından bulunabilir. Bunun yanı sıra insan, kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme ve hatta ölme yetisine de sahiptir. İnsanın anlam arayışı “içgüdüsel dürtülerin ikincil bir ussallaştırılması” değil “yaşamdaki temel bir güdüdür ”. Logoterapi, birey tarafından gelecekte yerine getirilecek olan anlam üzerinde odaklanmaktadır.

Özgürlük, sorumluluk ve sevgi, logoterapinin üzerinde durduğu ve bireye yüklediği değerler arasında yer almaktadır. İnsanı kurtaran ve yaralarını saran tek şey sevgidir. İnsan özgürdür, kendi seçimlerine dayalı olarak kabul ya da reddedebilir. Logoterapide insan olmak, sorumlu olmak demektir (Karahan ve Sardoğan, 2004).

Frankl, Auschwitz Toplama Kampı’na tutuklu olduğu dönemlerde geleceğe yönelik hedefleri ve yerine getirilmesi gereken görevleri olduğunu düşünen tutukluların, yaşlı ve güçsüz olmalarına rağmen hayatta kalmayı başarabildiklerini görmüştü. Yaşlı ve güçsüz tutuklular açlık, aşırı soğuk, işkence ve ağır çalışma şartlarına mucizevi bir şekilde direnirken   diğer taraftan genç ve atletik görünümlü ancak yaşama dair hedefleri olmayan tutukluların kamptaki şartlara dayanamadıklarını, intihar ettiklerini veya öldüklerini gözlemlemiştir. Frankl’a göre acı da yaşama anlam katan bir durumdur ve eğer acıdan kaçınmak mümkün değil ise acıyı yaşamın bir parçası olarak görmek, insanları intihardan kurtarmakta ve direnç kazandırmaktaydı.

  • VAROLUŞSAL ENGELLENME

İnsanlar uğruna yaşayacakları bir amaç ve anlama ihtiyaç duyarlar ve insanın bu yöndeki anlam arayışı engellendiğinde ‘varoluşsal engellenme’ ortaya çıkar. Bu durum ise nevroza neden olabilir (Frankl, 1997). Bu tip nevrozlar için Frankl, geleneksel anlamdaki ruhsal kökenli (psikojenik) nevrozlara karşıt  noöjenik nevroz terimini kullanmaktadır (Frankl, 1997). Noöjenik nevrozlar, varoluşsal sorunlardan kaynaklanmakta olup altında anlam arayışının engellenmesi yatmaktadır. Anlam arayışının engellenmesi aynı zamanda bir iç çatışmayı da peşi sıra getirmektedir.

4-NOÖJENİK NEVROZLAR

Frankl’a göre her çatışma, nevrotik değildir. Belli bir ölçüde yaşanan  çatışma, normal ve sağlıklıdır. Benzer bir şekilde acı çekmek, her zaman için patolojik bir olgu değildir. Acı nevrotik bir semptom olmaktan çok özellikle varoluşsal engellenmeden kaynaklanıyorsa insanca bir başarı dahi olabilir. Bir insanın yaşamanın yaşanmaya değer oluşuna ilişkin kaygısı,  hatta umutsuzluğu, varoluşsal bir bunaltıdır ama kesinlikle bir ruh hastalığı değildir. Böyle bir durumda terapistin görevi, varoluşsal gelişim ve gelişme krizi boyunca danışana yol göstermektir (Karahan ve Sardoğan, 2004).

5-ORTAK NEVROZLAR

Çağımız kaygı çağı olarak tanımlamakla birlikte bugün kaygının geçmiş zamanlara oranla daha yaygın olduğu da kesin değildir. Ancak modern insanın belirli bazı özellikleri vardır ki bunlar nevroza benzemektedir.

İlki II. Dünya Savaşı ve atom bombasının gelişimi ile ilişkili gibi görünen insanların uzun dönem hedeflerinin olmadığı, yaşam karşısında plansız ve günlük bir tutum sergiledikleri durumdur.

İkincisi ise insanların yaşam karşısında kaderci bir tutum sergilemeleridir. Frankl, bu tutumu da II. Dünya Savaşına bağlamaktadır. Bu tutum, kişinin kendi yaşamını planlamasının imkansız olduğu düşüncesine dayanmaktadır (Patterson ve Watkins, 1996).

Üçüncü belirti ortak (kolektif) düşünmedir. Kolektif düşünme eğilimde olan insanlar, bu şekilde kitleler içinde kaybolmaktadırlar.  Kollektif düşünce eğilimi olan kişi, kendi düşüncesini yok sayarken fanatik olan kimse diğer insanların düşüncelerini yok saymaktadır. Ona göre yalnızca kendi fikri değerlidir. Dördüncü belirti de zaten söz konusu olan bu  fanatizmdir. Sonuç olarak bu dört belirti insanın sorumluluk korkusu ve özgürlükten kaçışına ve ortak nevrozların-korkuların oluşmasına sebep olmaktadır.

6-  Noö-Dinamikler ve Psikolojik Sağlık

Frankl’a göre insanın anlam arayışı, içsel denge yerine içsel gerilim yaratabilir. Aslında psikolojik sağlığın vazgeçilmez önkoşulu da bu gerilimin kendisidir (Frankl, 1997). İnsanın, en ağır kamp şartlarında bile yaşamını sürdürebilmesi, yaşamında bir anlam olduğunu bilmesine bağlıdır. Psikolojik sağlık, bireyin ulaştığı ile ulaşması gerekenler arasındaki ya da bireyin o anda ne olduğu ile olması gereken şey arasındaki gerilime dayalıdır. Bu gerilim,  insanın yapısında bulunmaktadır. İnsanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir hal içinde olmak değil daha ziyade uğruna çaba göstermeye değen bir hedef ve özgürce seçilen bir amaç için mücadele etmesidir.  Frankl, bu durumu “noö-dinamikler”, iki kutuplu bir gerilim alanındaki varoluşsal dinamikler olarak açıklamaktadır. Bu nedenle terapistler, problemli bireyin ruh sağlığını güçlendirmek istediklerinde, kişinin kendi yaşamında anlam bulabilmesi doğrultusunda belli ölçüde gerilim yaratmalıdırlar (Frankl, 1997).

7- VAROLUŞSAL BOŞLUK

Varoluşsal boşluk, yirminci yüzyıl ve sonrasında görülen yaygın bir olgudur. Bunun nedeni insanlık tarihinin başlarında insanın, bir hayvanın davranışlarını belirleyen ve güvence altına alan bazı hayvanca içgüdülerini kaybetmiş olmasıdır. Hiçbir içgüdü insana ne yapacağını söyleyemez. Hiçbir gelenek ona ne yapması gerektiğini söyleyemez; bazen gerçekte neyi istediğini bile bilemez. Bu durumda ya diğer insanların yaptığı şeyleri yapmayı arzulayacak (komformite) ya da diğer insanların kendisinden yapmasını istedikleri şeyleri yapacaktır (itaat).

*Varoluşsal boşluk; can sıkıntısı, durgunluk ve boşluk duygusu olarak yaşanır (Altıntaş ve Gültekin, 2003).

**Yaşamlarında anlamsızlık duygusu ağır basan bireyler, uğruna yaşamaya değer bir anlam bilincinden yoksun kalarak, iç dünyalarında oluşan boşluk duygusuna yani varoluşsal boşluğa yakalanmışlardır.

*** Yirminci yüzyılın ortalarında ilerleyen otomasyon ve gelişen teknolojiyle birlikte insanların boş zamanlarında ciddi bir artış olmuştur. İnsanlar yeni kazandıkları bu boş zamanlarda ne yapacaklarını pek bilememektedirler.

**** Frankl, bu konuyu “pazar günü nevrozu” ile açıklamaktadır.  Hafta içinin yoğun temposundan sıyrılan ve kendi iç dünyalarındaki boşluğu fark eden bireylerin, tatil depresyonu yaşamaları gibi. *****Depresyon, saldırganlık, madde bağımlılığı ve intihar gibi olguların altında varoluşsal boşluk yatmakta olup, emekli bireylerde ve yaşlılık dönemi krizlerinde de bu durumlar gözlenebilmektedir. ****** Ayrıca varoluşsal boşluğun kendisini gösterdiği çeşitli maske ve kılıflar da mevcuttur. Bazen engellenen anlam istemi, para istemi gibi bir güç istemi ile temsili bir yoldan dengelenmek istenebilir. Diğer durumlarda engellenen anlam isteminin yerini haz istemi alır. Varoluşsal engellenmenin bir çok durumda cinsellikle sonuçlanmasının nedeni budur. Bu tür durumlarda cinsel libidonun, varoluşsal boşlukta serpilip yayıldığını gözlemleyebiliriz (Frankl, 1997).

8- YAŞAMIN ANLAMI

Frankl’a göre yaşamın anlamı, insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık göstermektedir. Önemli olan genel bir yaşam anlamı değil, daha çok belli bir zaman diliminde insan yaşamının özel anlamıdır. Nasıl ki, satrançta “en iyi hamle” diye bir şey yok ise, aynı şey insan varoluşu için de geçerlidir. Bireyin, somut anlamlar araması, soyut bir anlam arayışına girmemesi gerekir (Frankl, 1997).

Her bireyin yaşamında özel bir mesleği, özel dostları, özel hobileri ve uğruna mücadele edeceği idealleri bulunmalıdır. Frankl, yaşamdaki her durumun insana meydan okuduğunu ve çözülecek bir dizi sorun ile insanı karşı karşıya bıraktığını ileri sürmektedir. Her birey yaşam tarafından sorgulanmakta ve sorumlu olmasının gereğince yaşama karşılık vermektedir. Bu nedenle logoterapi, insan varoluşunun özünü sorumlulukta görmektedir. Frankl’a göre yaşamın gerçek anlamı, kişinin kendi içinde ya da kendi ruhunda değil, dünyada keşfedilmelidir. Bu temel özelliği “insan varoluşunun kendini aşkınlığı” olarak adlandırmaktadır.. Kişi hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve kendini de o kadar çok gerçekleştirir (Frankl, 1997). Yaşamda anlamlar her zaman değişebilir ancak hiçbir zaman tamamen yok olmamaktadır.

Birey yaşamın anlamını üç farklı yoldan bulabilir.

  • Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak,
  • Bir insanla etkileşime girerek ya da bir şey yaşayarak
  • Kaçınılmaz olan acı durumuna karşı bir tavır geliştirerek.

9- SEVGİNİN ANLAMI

Frankl, yaşamda anlam bulmanın temelini bireyin sorumluluklarını almasına bağlamaktadır. Anlam bulmanın diğer yolu olarak  da sevgiyi göstermektedir. Bir başka insanın kişiliğini en derinindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir. İyilik, doğruluk, doğayı sevmek ve insanı sevmek, yaşama anlam katan önemli değişkenlerdir. Frankl, insanın sevmediği sürece, başka insanlarının özünün farkına yaramayacağını ifade etmektedir. Sevgi yoluyla birey, sevdiği insanın sahip olduğu potansiyelleri görebilir ve potansiyellerini gerçekleştirmesine yardımcı olabilir.

10- ACININ ANLAMI

Yaşamda anlam bulmanın bir başka yolu ise kaçınılmaz olan acıya karşı bir tavır geliştirmektir. Frankl’a göre, birey, umutsuz bir durumla karşılaştığında ya da değiştirilemez bir kaderle yüz yüze geldiğinde bile yaşamda bir anlam bulabilir. Birey, ancak böyle bir durumda kişisel bir trajediyi kişisel bir zafere dönüştürebilir. Bu sadece insana  özgü bir durumdur. Birey, bu durumu değiştiremeyecek bir noktaya geldiğinde  kendini değiştirme yoluna gidebilir ve acıyı göğüsleyebilir. Birey değişmeyen kaderi karşısında kaderine yönelik tutumunu değiştirebildiği anda çektiği acıda bir anlam bulabilir. İnsanın temel uğraşı haz almak ya da acıdan kaçınmak değil  yaşamda bir anlam bulmaktır. Yani acının da bir anlamı vardır. Kişinin kendi işini yapma ya da yaşamından zevk duyma fırsatından mahrum edildiği durumlar vardır; ancak hiçbir zaman ortadan kaldırılamayacak olan şey, acının kaçınılmazlığıdır. Cesurca acı çekmeyi kabul edince, yaşam da son ana kadar bir anlama sahip olur ve bu anlamı sonuna kadar korur. Frankl, yaşamda anlam bulmak için acı çekmenin gerekli olmadığı ile birlikte acıya rağmen insanın yaşamında anlam bulabileceğini (acının kaçınılmaz olması koşuluyla) belirtmektedir. Eğer acı, kaçınılabilir bir durum ise o zaman acıya yol açan nedenin ortadan kaldırılması gerekir.

Logoterapi de terapist, hastanın kendi sorumluluklarının tam olarak farkına varmasını sağlamaya çalışır; bu nedenle neye karşı, ne için ya da kime karşı sorumlu olduğunu anlaması seçeneklerinin kişiye bırakılması gerekir. Frankl’a göre (1997) psikoterapistler arasında  hastalarına değer yargıları empoze etmeye en az eğilimli olanlar logoterapistlerdir. Çünkü logoterapide hastanın yargılama sorumluluğunu doktora yüklemesine kesinlikle izin verilmez. Logoterapi öğretmediği gibi vaaz da vermez. Mantık yürütme kadar ahlaki değerleri canlandırmaktan da uzaktır. Logoterapistin rolü bir ressamdan ziyade bir göz uzmanının oynadığı roldür. Ressam bize dünyayı kendi gördüğü haliyle aktarmaya çalışır; göz uzmanı ise dünyayı gerçekte olduğu gibi görmemizi sağlamaya çalışır Logoterapistin görevi danışana yaşamında bir anlam ve amaç bulmasında yardımcı olmaktır. Logoterapistler danışanın nasıl bir dünya görüşü oluşturduğunu dikkatlice keşfetmeye çalışırlar. Bunu başardıktan sonra danışanı değişim için desteklemeye niyetli ve hazır olurlar. İnsanlar yaşamlarında anlamı farklı şeylerde bulabilirler. Logoterapinin kendisi için oluşturduğu zor ve önemli görev, danışanları anlam arayışına sevk etmektir.

 

LOGOTERAPİDE TEKNİK VE STRATEJİLER

 

  1. TUTUMLARIN BİÇİMLENDİRİLMESİ

Tutumların değiştirilmesi çoğunlukla, danışanın düşüncelerinin paylaşılması, onunla tartışılması ve olumlu öneriler verilmesi gibi doğrudan yollar ile gerçekleştirilir. Amaç, danışanın durumla ilgili yeni bir bakış açısı kazanmasını sağlamaktır. Geçmiş geçmiştir ve kişi, ancak geçmiş hakkındaki düşünce şeklini  değiştirebilir. Geçmiş hakkında olumsuz bir biçimde düşünmek, “geçmiş için bir karar vermektir”.  Geçmiş yorumlamalarının sorgulanmasının bir sonucu olarak danışan, gelecek için bir karar verir.

  1. PARADOKSİK (ÇELİŞİK) NİYET

Frankl, paradoksik niyeti 1929′ dan beri kullanmaktadır. Ancak bu tekniğin terimsel tanımını 1939’da yayınlamıştır. Daha sonra bu teknik geliştirilerek bir metodolojiye dönüştürülmüş ve logoterapi sistemiyle bütünleştirilmiştir. O günden bu yana giderek artan çalışmalar, paradoksik niyetin obsesif-kompülsif ve fobik olaylarda etkili bir psikoterapi tekniği olduğunu göstermiştir (Frankl, 1998). Çelişik niyet adı verilen logoterapi tekniği, korkunun, korkulan şeyi yarattığı ve aşırı niyetin, arzulanan şeyi imkansızlaştırdığı gerçeğine dayanmaktadır. (Bir şeyden ne kadar kaçınırsanız o kadar onun etkisinde kalırsınız; o kaçınmak istediğiniz şeyi ne kadar arzularsanız o kadar da ondan uzaklaşmış olursunuz). Korkunun bir nesnesi de korkunun kendisidir. Danışanlar sık sık “kaygı konusunda kaygıdan” söz ederler. Korku korkusu bir çok durumda danışanın kaygı nöbetlerinin potansiyel sonuçlarından duyduğu korkudan kaynaklanmaktadır. Birey, bu kaygılar nedeniyle düşmekten, bayılmaktan ya da kalp krizi geçirmekten korkmaktadır. Korku korkusuna yönelik temel tepki korkudan kaçmaktır. Birey kaygısını alevlendiren durumlardan kaçınmaya başlar, yani korkusundan kaçar. Kaygı nevrozlarının başlangıç noktası budur. Fobiler kaygının yükseldiği durumlardan kaçma çabasından kaynaklanmakta olup, fobinin devamını sağlayan şey de, kaçınma yoluyla kaygıyı azaltma mekanizmasıdır. Korku korkusuna tepki olarak korkudan kaçış, fobik yapıyı oluşturmaktadır.

Danışan fobik belirtiler sergiliyor ise korktuğu şeyi yapmaya, obsesif-kompulsif belirtiler sergiliyor ise korktuğu şeyin olmasını arzulamaya yönlendirilmektedir. Böylece danışanın korkularından kaçmasına ya da korkularıyla mücadele etmesine son verilmiş olur. Böylelikle hastalık yaratan (patojenik) korkunun yerini, paradoksik (çelişkili) bir niyet ya da arzu alır, sonuç olarak da beklenti kaygısının kısır döngüsü kırılmış olur. Paradoksik niyet tekniği uygulanırken insana özgü mizah yeteneğini harekete geçirmek önemlidir. Mizah insana özgüdür ve insandan başka hiçbir canlı kahkaha atamaz. İnsan kendisiyle eğlenme, kendine gülme ve kendi korkularıyla dalga geçme gibi özelliklere de sahiptir. Kişi saplantılarıyla boğuşmaktan vazgeçtiği ve bunun yerine saplantılarını alaycı bir tavırla ele alıp, espri konusu yaptığı anda, kısır döngü kesilmektedir. Birey, kendi nevrotik korkularıyla alay etmekle kalmayacak, zamanla korkularını görmezlikten gelmeye başlayacaktır.

Özetlemek gerekirse paradoksik niyette, danışandan korkulan ortamlardan kaçınması yerine, davranışının korkulan sonuçlarını istekli olarak yaratmaya çalışmasını talep ederek, kişiyi korkulan durumla karşı karşıya getirme şeklinde uygulanmaktadır. Örneğin, yalnız yürüdüğü zaman bayılmaktan korkan bir danışandan, yalnız yürüyerek bayılmak için çaba göstermesi istenebilir. Kişi bunu yapamadığını anlar ve bu fobik durumla başa çıkabilecek düzeye gelebilir. Paradoksik niyet tekniği, uyku bozukluklarında da kullanılmaktadır. Uyuyamama kaygısı uyumaya yönelik aşırı bir niyete yol açmakta ve bireyin uyumasını engellemektedir. Bu durumda bireyden, yatağa yattığında uyumaya çalışmak yerine yatakta olabildiğince uyanık kalmaya çalışması istenmektedir. Frankl, paradoksik niyet tekniğinin, her sorunun çözümünde uygun bir teknik olmadığını, özellikle altta yatan beklentisel kaygılı durumların tedavisinde etkili olduğunu vurgulamaktadır. Çelişik niyet tekniği genellikle saplantılı-zorlantılı ve fobik olaylarda etkili olmaktadır. Bununla birlikte Frankl, bu tekniğin bütün bu tür problemleri yüzde yüz çözen sihirli bir değnek de olmadığını vurgulamaktadır.

  1. DÜŞÜNCE ODAĞINI DEĞİŞTİRME TEKNİĞİ

Bir durum niyetin hedefi olduğunda, dikkatin de hedefi olur. Frankl bunlara “hiper (aşırı) niyet” ve “hiper (aşırı) düşünce”adlarını veriyor. Bu iki olgu, sürekli birbirini pekiştirerek bir döngü oluşturur. Bu döngüyü kırabilmek için de niyeti ya da düşünceyi değiştirmek gerekir. Aşırı niyet ve aşırı düşünmeye karşı, düşünce odağının dağıtılması işlemi devreye konulmakta ve böylece problem, bu uygulamayla aşılmaya çalışılmaktadır.

Düşünce odağını değiştirme tekniği, daha çok cinsel nevrotik yapıda kullanılmaktadır. Cinsel ilişkide, cinsel güç ve orgazm niyetin hedefi yapıldığı anda dikkatin de hedefi olmaktadır. Böylece bir geri-besleme mekanizması oluşmaktadır. Birey, gücünü ve orgazmı garantilemek için bütün dikkatini gücüne ve performansına yöneltir. Bu döngüyü kırmak için, birey güç ve orgazm aramak yerine yani kendini gözlemek yerine kendini unutmalıdır.

KAYNAKÇA 1. Altıntaş, E., & Gültekin, M. (2003) Psikolojik Danışma Kuramları. İstanbul: Alfa Yayıncılık 2. Frankl, V. E. (1997) İnsanın Anlam Arayışı. Ankara: Öteki Yayınevi 3. Frankl, V. E. (1998) Duyulmayan Anlam Çığlığı. Ankara: Öteki Yayınevi 4. Ivey, A., E., D’Andrea, M., Ivey, M., B. & Simek-Morgan, L. (2002) Counseling and Psychotherapy. Allyn & Bacon 5. Ivey, A., E., Ivey, M., B. & Simek-Downing, L. (1987) Counseling and Psychotherapy. Prentice-Hall, Inc. 6. Karahan, T., F., & Sardoğan, E., S. (2004) Psikolojik Danışma ve Psikoterapide Kuramlar. Samsun: Deniz Kültür Yayınları 7. Nelson-Jones, R. (1995) Theory and Practice of Counseling. Redwood Books 8. Patterson, C., H., & Watkins, C., E. (1996) Theories of Psychotherapy. Harper Collins

Uygulamalar

Tüm Psikolog Uygulamaları hakkında buradan bilgi alabilirsiniz.