Hilal Bebek
İLETİŞİM İÇİN ARAYINIZ: +90 543 934 39 60 +90 216 999 89 58

Benlik Tutarsızlığının Sebep ve Sonuçları ile İrdelenmesi

Benlik Tutarsızlığı

Gerçek benlik, kişinin kendisine ve çevresine, sosyal çevre nazarındaki “kendisine” dair algısıyla ilgilidir. İdeal benlikte ise ulaşılmak istenen değerler, sıfatlar, olması gerekenler, “-meli” “-malı” cümleleri, ahlaki yargılar mevcuttur. Kısacası, gerçek benlik kişinin olduğu, ideal benlikse olmak istediği kişidir (Geçtan, 2002). Normal insanda gerçek benlik ile ideal benlik örtüşürken, nevrotik insan da örtüşmemektedir. Bireyin bu iki benliği arasındaki boşluk artarsa, gerçek benliğine yabancılaşmakta ve  böylece iki ayrı benlik ortaya çıkmaktadır. Yaşantılar doğru olarak sembolleştirildiğinde ve benlik kavramına katıldığında ise, benlik kavramı ve yaşantılar arasında bir tutarlılık durumu söz konusudur. Ancak yaşantı inkar edildiğinde veya tahrif edildiğinde, benlik kavramı ile yaşantı arasında bir tutarsızlık durumu söz konusudur (Horney, 1995).

Benlik tutarsızlığı olan insanlarda Horney’in “kusursuz görünme isteği” olarak tanımladığı nevrotik nitelikte bir istek vardır. Horney’e göre bu süreç, çocukluk yıllarında ve özellikle ebeveynin kendini sürekli haklı gördüğü ve yanılmazlık görüntüsüne büründüğü durumlarda gelişmeye başlar (Gültekin ve Altıntaş, 2005). Korku, kişinin kendisini kusursuz hissetmediği ve gerçek benliğinin başkaları tarafından fark edilme olasılığının ortaya çıktığı durumlarda yaşanır. Böyle insanlar, sürekli olarak, maskelerinin düşeceği, gerçek ve içten ülkülerden yoksun kimliklerinin ortaya çıkacağı ürküntüsünü yaşarlar (Gültekin ve Altıntaş, 2005).

Benlik tutarsızlığı olan kişilerde ülküleştirilmiş benlik mevcuttur. Kişinin gerçek benliği bu ülküden uzaktır ve mutluluk, doyum bu ülkünün peşinden koşarak yakalanmaya çalışılır.  Ülküleştirilmiş benlik imgesini gerçekleştirme çabası, Horney’in “gurur sistemi” diye adlandırdığı bir dizi tutumların geliştirilmesine sebep olur (Horney, 1995);

  1. Kişi, bir yandan kendisini ülküleştirdiği imge olarak görür, diğer yandan sürekli olarak, bunun çevresindeki insanlar tarafından da doğrulanmasını ister. Beklediği övgü ya da onayı bulamadığında, çevresini ve kendini buna zorlayıcı davranışlara girişir. Kendine göre bu onun hakkıdır.
  2. Kişi, kusursuz saydığı benliğine uygun düşmeyen davranışlarda bulunduğunu fark ederse, kusurunu kesinlikle hoş görmez ve bu davranışlarının üzerinde düşünmeksizin, “daha iyi yapmalıydım!” ya da “aldırmamalıydım!” gibi yargılarla kendini eleştirir.
  3. Gururuna yönelebilecek olası tehlikelerden sakınmak için her türlü yola başvurur. Eleştiri çevreden gelirse kendisini küçük düşürülmüş hisseder, kendi içinden gelirse utanç duyar. Gururuna yönelik tehdit ya da olası tehdit hissederse ya o durumdan kaçar ya da öç almaya yönelir.
  4. Gurur sisteminin ayrılmaz parçası olan kişinin kendisine karşı geliştirdiği nefret duygusudur. Benliğini görkemli kılma çabası içinde olan nevrotik kişi, kendi gerçek benliğini sürekli bir tehdit olarak görür. Bu nedenle, gerçek benliğiyle yüzleşme –karşılaşma- olasılığının tehlikesi altında yaşar. Kendisini her an başkalarıyla kıyaslamak ve onlardan daha üstün olduğunu hissettirmek zorundadır.
  5. Kendisine yabancılaştığı oranda kişilik bütünlüğü de bozulur. Çünkü gerçek benliğine karşı geliştirdiği nefret ve görkeme ulaşma çabaları sürekli ödün vermesine neden olur. Verilen ödünler ise kendine yönelik nefret duygularını pekiştirir ve bir kısırdöngünün yerleşmesine olanak hazırlar. Ülküleştirdiği imge uğruna yaptığı yatırımlar, kendi benliğinden uzaklaşmasına ve kendini yaşayamamasına neden olur.
  6. Kişiliğini bütünleştirebilme çabası içinde, bazen ülküleştirdiği benliğiyle, bazen ise hoşlanmadığı benliğiyle özdeşleşir. Ancak, hangi yöne giderse gitsin, ikisi arasındaki çatışmadan kurtulamaz ve bu durum ona acı verir. Bu süreç, Horney’in “temel çatışma” diye adlandırdığı olgunun en önemli yönlerinden biridir.

Benlik tutarsızlığını, çelişen tutumlar gösteren, baskıcı, mükemmeliyetçi, yargılayıcı ve cezalandırıcı aile ortamlarının ortaya çıkardığı düşünülmektedir. Benlik tutarsızlığı karşısında kişi, dışsallaştırma, çekilme, silinme gibi savunma mekanizmaları geliştirebilmekte ve ileri safhalarında psikoza götüren çökme ve bozulma yaşanabilmektedir (Horney, 1995).

Yorum

İnsan, ne zaman “oldu” der ve tatmin olur? Kendimizi kabul için şart koştuğumuz formül nedir ve ne zaman doyuma ulaşacağımızı düşünürüz? Bu ve buna benzer soruların cevaplarını ideal benliğin gerçek benliğimiz ile ilişkisi üzerinden anlatmak doğru olacaktır. Onay görme, takdir edilme, sevilme, değer verilme vb. gibi temel ihtiyaçlarımıza ulaşmanın yolu, her ne kadar bir dolu hedefe ulaşmaktan ve bir çok kişinin gönlünü kazanmaktan geçiyor gibi gözükse de bazen, bize umduğumuz ve özlediğimiz duyguyu yaşatacak olan “bize göre” ideal benliğimizin gönlünü fethetmektir-öyle sanılır. İdeal benliğimiz içersine dış dünyanın mikro bir versiyonunu yerleştirir ve alkışlayan elleri de, dayatmacı tavrı da, yeren eleştirel sözleri de ilk olarak “dışarıdan” değil içeriden, bizzat kendi ideal benliğimizden duyarız. Her insanın kendi mükemmeli, ideal benliğinin tarif ettiği kişidir ve gerçek benlik, bu tarife uydurulmak istenir. Doyum, kişinin olmak istediği kişi olmasıyla mümkündür. Benlik tutarsızlığı olan bir kişide olmak istenen bu kişi, “olunan kişiden” uzakta durmakta, tutarsızlık göstermektedir. Birbiriyle çelişen ve çakışan özellikleri mevcuttur. Oysa ideal benlik, bir serap gibi uzakta durmakta ve kendisine yaklaşıldıkça da biraz daha uzağa ilerleyerek her zaman aynı ulaşılmazlığını korumaktadır. Benlik tutarsızlığı olan bir kişinin, idealindeki benliği gerçek benliğinden oldukça uzaktadır ve ideal benliğinin emirlerine uymaya çalışarak, gerçek benliğini kabul etmeyerek bu mesafenin kısalacağını zannetmektedir. Oysaki ideal benlik, kendisine yaklaşılan her adımda gerçek benlikten uzaklaşmakta ve mesafesini sabit tutmaktadır. Yani “benlik tutarsızlığı rahatsızlığının” çözümü hiç de kişinin sandığı gibi gerçek benliği ideale ulaştırmak değildir. Çünkü gerçek benliğin yadsınması ve ideale ulaşma çabaları benlik tutarsızlığını ancak ve ancak keskinleştirmekte ve altını çizmektedir. Kısacası, “oldu” hissi ve tatmin, ideal benliğimizin vaadlerine inanarak taleplerine uymaya çalışmakla yakalanamamaktır.

Kişilerin gerçek benliği ile ideal benliği arasındaki mesafeyi kısaltmak, örtüştürmek onu doyuma ulaştıracak ana hedeftir. Ancak bu örtüşme, gerçek benliği yadsımak ve onu ideale uydurmaya çalışmaktan değil gerçek benliği kabul etmekten geçer.  Benlik tutarsızlığında kişilerin ideal benliklerinin içersine doldurdukları bir dolu şart ve sıfata kısaca mükemmel tanımına ulaşmaya çalışmak ve hatta ulaşmak, benlik tutarsızlığı problemini çözmez. Çünkü problem, ideal benliğin içini dolduran sıfatlardan çok ideal benliğin tavrı ile ilgilidir. Kişi, gerçek benliğini ideal  benliğine adasa, bütün taleplerini gerçekleştirse bile, ideal benliğin eleştirel ve hep daha fazlasını isteyen, “olmayana talip”, kusursuz beklentili tavrı devam eder ve tutarsızlık uzayıp gider. Oysa ki kişinin aradığı doyum, kendini kabul hissindedir. İnsan, bu hisse ihtiyaç duyar ve bunun peşinden koşar. Ancak ne istediğini tam olarak bilememesi ve ihtiyaçlarını doğru tanımlayamaması ve ana kaynaklardan uzaklaşması sorunu karmaşıklaştırır. Sistemimize kendimizi kabul için “ideal benliğe ulaşma” “kendi mükemmelimize ulaşma” gibi şartları yerleştirir ve kabulün, bu mükemmelliğin bir sonucu olarak avucumuza geleceği yanılgısına düşeriz. Oysaki kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek, bir sonuç değil aradığımız o “mükemmel his” in sebebidir. Ve tek koşulu, onun  her hangi bir koşulun sonucu olmamasıdır. Benlik tutarsızlığını sürdüren ve çözümlenemez hale getiren bu durum, yanlış bağlantılar ve yanlış sebep-sonuç ilişkileri kurmamızın ve ana kaynaktan uzaklaşmamızın neticesidir.

Benlik tutarsızlığı, kişinin ebeveynlerinin tutumlarını içselleştirmesi sonucu oluşmuş olabilir. Ebeveynin koşullu kabulü ve sevgisi, mükemmeliyetçi ve cezalandırıcı veya eleştirel tutumu, kişinin “kabul için gerekli olanlar” listesine yansır ve ileriki yaşamında kendine karşı ebeveyninin tutumunu sergileyen bir ideal benliğe sahip olur. Erken yaşantılarda öğrendiklerimizi bir daha sınama gereği duymaz ve anne babamızın bizden istediklerini kendimizden ister durur, kendi kendimizin eleştiricisi oluruz. Çocuklukta karşılaşılan yoğun eleştirilme ve aşağılanmaya karşı “yoğun kusursuzluk isteği” gelişebilir ve bu, ideal benliğin karşılanamaz, gerçekçi olmayan en temel talebi olabilir. Anne baba faktörü dışında sosyal çevrenin talepleri de ideal benliğin talep içeriğini etkiler. Dışa bağımlı tutum sergileyen bir kişide, insanların kabulü ile ideal benliğin kabulü özdeşlemiş olabilir. Bu durumda ideal benlik, bir anlamda sosyal çevrenin kendi içimizde yaşayıp duran versiyonudur. Erken yaşantılar, ebeveyn tutumu ve dışa bağımlılık faktörleri gibi kişinin kendi mükemmeliyetçilik eğilimi de ideal benlik ile gerçek benlik arasındaki mesafeyi açabilir ve aradaki katı sınırı besler, derinleştirir. Çocuklukta yaşanan travmatik deneyimlerle çocuk, mükemmel olma saplantısı geliştirmiş olabilir. Veya yaşanan olumsuz deneyimler, çocuğun kendini dışlamasına, kendine yabancılaşmasına ve kendiyle arasını açmasına sebep olabilir. Böylece gerçek benliğin mutluluk için kendine koştuğu bir dolu şart, ideal benliğe havale edilir ve gerçek benliğimizle ideal benliğimiz birbirinden uzaklaşır. Kendini dışlayan kişide hep bir fantezi ve “hayali kişi” mevcuttur. Mutluluk o fantezidedir, aslında olunması gereken kişi de “o” dur, bugün değil hep “o gün” vardır ve kişinin kendisi değil daha çok o “hayali kişi” mevcuttur. Bu kendine yabancılaşma durumu, ideal benlikteki fantezilerle, elde olan gerçekler arasındaki uçurumun bir sonucu ve aynı zamanda bu tutarsızlığı da besleyen bir kaynak olur. Bu kişinin tercihi elindeki “gerçek” lerden değil, “ideal” deki hayallerden olmuştur.

Benlik tutarsızlığının kendine yabancılaşma gibi birçok olumsuz sonucu daha vardır. İdeal benliği ile gerçek benliği arasındaki tutarsızlık, kişiyi gerginleştirir, mutsuzlaştırır, hayattan doyum alamamasını ve hep bir şeyler eksik demesini sağlar. Bu durum en başta, depresyon için verimli bir zemin oluşturur. Kişinin ideal benliğinden uzak olması, kendisine ve çevresine öfke duymasına ya da kendine karşı duyarsızlaşmasına sebep olabilir. Ayrıca, ideal benliğin talepleri, kaygı vericidir ve kaygı bozukluğu yaşamamızın sebebi olabilir. Sosyal fobide de, gerçekçi olmayan yüksek beklentiler ile ideal benliğimiz, sosyal ağ içersindeki işlevselliğimizi bozar ve kendimizi sürekli eksik, yetersiz hissetmemize sebep olur. Aynı şey, performans kaygısında da geçerlidir. Yüksek beklentiler ile aşırı odaklanma olur, kişi spontanlığını kaybeder ve bu durum, kişiyi olmak istediğinden iyice uzaklaştırır. Böylece ideal benliğin uzak mesafesi, olanı da bozmaya başlar ve uçurum derinleşir.

İdeal benliğin, ayrıntıcı, abartılı talepleri, takıntı sebebi olabilir ve okb oluşumuna yol açabilir. Benlik tutarsızlığının ileri derecelerinde, kişi, artık eksiğe ve pürüze tahammülsüzdür ve sürekli bunları kontrol ve tolere etmek ister. Bu zeminde, okb nin obsesyon ve kompülsüyon ikilisi görülebilir. Yine tutarsızlığın ileri derecelerinde, gerçek ve ideal benlik arasındaki uçurum, bölünmelere, parçalanmışlığa, kimlik çözülmelerine, hatta kişilik bozukluklarına sebep olabilir. Örneğin, narsistik kişilik bozukluğundaki narsistik ihtiyaçlar, beklentiler, histiriyonik kişilikteki büyüleme ve aşırı ilgi odağı olma gibi talepler ile elde var olan gerçek durum arasındaki bölünmüşlük, ideal ile gerçek arasındaki bölünmüşlüğün bir yansımasıdır. Bu kişiler, ideal benliği “varmış gibi hissetme” ve “mış” gibi yaşama çabası içerindedirler. Borderline kişilik bozukluğunda sürekli değişen kendilik algısı, inip çıkmalar da ideal ve gerçek benlik arasındaki ilişkiden kaynaklanan bir durum olabilir. Şizofrenide de, kişinin gerçekten kendini soyutlaması, kopuşu, bir başka “gerçeği” yaşamak istemesi, hayal aleminde olması, ideal benliğin zorlantısı ile gerçekleşiyor olabilir. Yine zihinselleştirme durumlarında da ideal benliği yaşatma çabalarının yer aldığını söyleyebiliriz.

Benlik tutarsızlığının ilizyonik etkisi de söz konusudur. Asıl durum, abartılı beklentiler ve gerçekçi olmayan talepler arasında olduğundan daha kötü, daha küçük ve çarpık gözükür. İdeal benlik, her şeyin boyutunu değiştiren çukur bir ayna gibi bizi kendimize yanlış gösterir. Olumsuzları büyütüp, olumluları küçültmemizi, seçici algımızı besler. Bağlam etkisinin yanı sıra, ayarlarımızı ve kendimizle hatta çevremizle ilişkimizi bozduğunda ideal benliğin uzak mesafesi, “gerçek” durumun daha da kötüleşmesine ve gerçek benliğin gerilemesine sebep olur. Böylece ideal benlik hem kendini yukarda tutarak hem de gerçek durumu aşağı çekerek mesafesini iyice açar.

Peki benlik tutarsızlığının çözümü nedir? Ve insan olmak istediği kişi nasıl olur? Daha öncede belirtildiği gibi kişinin “olmak istediği kişi” olarak elde etmek istediği  his aslında “kabul” dür. Bu da öncelikle elimizde olan ne varsa hepsini olduğu gibi kabul etmek ve parçalarımızla barışmaktan geçer. Kabul, vazgeçmeyi içeren bir kabullenme ve teslimiyet değildir. Değişim ve gelişim ancak kabul zemininde yetişebilir. Benlik tutarsızlığı meselesinin kritik noktası gerçek benliğin dışlanması ve ideal benlik mesafesinin devamlı olarak uzaklarda olmasıdır. Yapılması gereken, ne gerçek benliği ideale ulaştırmaya çalışmak ne de ideal benliği tamamen ortadan kaldırmaktır. İdeal benlik, sağlıklı mesafe ve yaklaşımla işlevsel ve gerekli, geliştiricidir. İnsan, som gerçek benlikten ibaret olamaz. Problem, ideal benliğin varlığı değil içeriği, tutumu ve mesafesidir. Kişinin gerçek benliğine karşı aldığı tavrı ve ideal benliğinin gözü  doymaz talepkar tutumda olmaması önemlidir.  Bir anlamda, insanın kendisiyle ilişkisidir, gerçek ve ideal benlik arasındaki ilişki. Kişi, kendini eleştirir, emreder, talep eder, burun büker, “olmadı” der ve bu şekilde kendiyle arasını git gide açar. Dolayısıyla düzeltilmesi gereken bir yandan da kişinin kendiyle olan ilişkisidir.

İnsan, neden “bir şey-bir kişi olmak” ister? Bir şey ya da “bir kişi” olmak isteriz çünkü geçmişimizde kurduğumuz bağlantılarda “olmak istediğimiz kişi” olmak, mükemmel olmak, belli sıfatlara sahip olmak ile kabul edilmek ve dolayısıyla da kendimizi kabul etmek arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmuşuzdur. Mükemmel olmak sonucunda elde edilebilinecek bir haktır adeta “kabul”. Daha sonra bu ana ihtiyaç unutulur ve mükemmel olmak ya da ideal benliğin istediği gibi olmak ana rota ve ihtiyaç haline gelir. İnsan kaynaktan uzaklaştıkça mükemmel bataklığına saplanır. Kabul amacıyla çıktığı bu yolda kabulden git gide uzaklaşır, mükemmel uğruna kendini red eder ve dışlar. Aslında ihtiyacı olan hissin,  mükemmeliğinin bir sonucu değil kabulün kendisi olduğunu keşfedemez. Kurulan bu yanlış bağlantılar ile kişi, bir paradoks içindedir ve  bu sebeple doymak adına yaptığı şeylerin neden onu daha da acıktırdığını ve amacına ulaştırmadığını anlamaz. Hastalığını arttıran bir “ilaç” tır kullandığı ve  tıkanıp kalır.

Farkındalık, tüm bu çıkmazların aydınlaması adına kilit meseledir. Kişi, gerçek ihtiyaçları ve yanlış bağlantılarının farkına varmalı, asıl aradığının ne olduğunu doğru tespit etmelidir. Böylece yanlış rotada harcadığı enerjinin belki de sadece küçük bir kısmını doğru hedefe harcayarak kendisini doyuma ulaştırabilir. Kendimizde hasıl olan duygu ve durumları değiştirmek adına harcanan yüksek enerji böylelikle “kabul”e kanalize edilir. Oysaki, kabul etmeme, kişinin, kendini içinde bulduğu duygulara ve “hal”e müdahele etmesi ve reddetmesi demektir. Bu, koskoca bir kaynağa rağmen akıntının tersine çevrilmeye çalışılması olur. Kaynak öylece durur ve biz ona karşı savaşa geçip suya müdahale ettimizde elimize geçen sadece ve sadece yorgunluktur. Örneğin, öfke duygusunu kabul etmeyen bir kişi, öfkesinin kaynağını göz ardı ederek, kaynağa rağmen öfkeyi yok saymak ister. Böylece tıkanıp kalır ve reddi, sandığının aksine öfkesinin varlığını sabitler, belirginleştirir. Buradaki tuzak, reddin yok etmek, kabulün de kabullenmek olduğu sanrısıdır. Halbuki tam tersi, red sabitlemekte, kabulse değişime olanak tanımaktadır. Akıntının kabulü ve kaynağa karşı değil kaynakla işbirliği halinde olma ise, zengin bir malzemeye dönüşür ve üzerine ideallerin ekilebilir olduğu bereketli bir toprak haline gelir.

Kaynaklar

Geçtan, E. (2002). Psikanaliz ve Sonrası. İstanbul: Metis Yayınevi.

Gültekin, M. Ve Altıntaş, E. (2005). Psikolojik Danışma Kuramları. İstanbul: Alfa Yayınevi.

Horney, K. (1995). Kendi Kendine Psikanaliz. Ankara: Öteki Yayınevi.

 

 

 

 

 

 

Uygulamalar

Tüm Psikolog Uygulamaları hakkında buradan bilgi alabilirsiniz.